Venezuela’da yaşanan güncel kriz, analizimizi sağlam ve eleştirel temellere oturtabilmek için bazı ön kabulleri yeniden değerlendirmemizi gerekli kılıyor. Siyasetin hâlâ “ya bizdensin ya onlardan” ikiliği üzerinden okunması, eleştirel aklı ciddi biçimde sınırlıyor. ABD karşıtlığını siyasetin tek ölçütü haline getirdiğiniz anda, olayları ve iktidar pratiklerini eleştirel bir perspektiften değerlendirme imkânı kayboluyor. Tehdit ve baskının her zaman dışarıdan gelmeyeceği, bazen içten, kendi siyasi çevremizden de üretilebileceği gerçeğini görmek, özellikle ideolojik refleksleri güçlendiren kesimler için kritik bir uyarıdır. “ABD emperyalisttir; ama bu, Maduro’nun koşulsuz savunulması gerektiği anlamına gelmez.”
Halkın büyük çoğunluğu yoksulluk ve temel ihtiyaç yetersizliğiyle mücadele ederken, yöneticilerin aşırı tüketim ve lüks içinde yaşamaları, Venezuela’daki rejimin sınıfsal adaletsizliğinin ve etik zafiyetinin simgesel göstergesidir. Bu tabloyu görmezden gelmek ve hâlâ “anti-emperyalist cephe” retoriği üretmek, yalnızca gerçekleri çarpıtmak değil, eleştirel aklı askıya almak anlamına gelir. “Halk açlıktan kırılırken, yöneticiler lüks içinde yaşıyor; bu, rejimin etik ve sınıfsal iflasının simgesidir.”
Sorun yalnızca Maduro ile sınırlı değildir. Onu koşulsuz biçimde savunan geleneksel sol refleksler, devlet fetişizmi, lider tapıncı ve jeopolitik kamplaşmayı halkın günlük yaşam koşullarının önüne koyma alışkanlığı, Venezuela’daki krizlerin yapısal motorlarıdır. “Uzun yıllardır sol, ideolojiyi halkın yaşamının önüne koymakta ısrar ediyor.”
ABD’nin Maduro’ya yönelik kaçırma veya operasyon girişimleri ise yalnızca bir emperyalist müdahale örneği değildir; uluslararası hukukun ne kadar sözde olduğunun da bir göstergesidir. Devletler arası ilişkilerde, güç dengeleri ve askeri kapasite hukukun önüne geçmekte; uluslararası normlar çoğu zaman kağıt üzerinde kalmaktadır. Bu durum, yalnızca Venezuela’yı değil, küresel siyasi sistemin hukuk ve meşruiyet krizini de gözler önüne sermektedir. “ABD’nin Maduro operasyon girişimi, uluslararası hukukun güç dengeleri karşısında ne kadar sınırlı olduğunu gösteriyor.”
Belki de çözüm, alışılmış siyasal kalıpların ötesinde düşünmekten geçmektedir. İktidarlara, liderlere ve “büyük davalara” karşı mesafeli, eleştirel ve anarşist bir perspektif, krizleri anlamada ve analizde daha sağlıklı bir yaklaşım sunmaktadır. Ölçüt basit: İnsanlar nasıl yaşıyor ve iktidar bunu kimin pahasına sürdürüyor? Ne parti, ne önder, ne de ideolojik dava, bu temel sorunun önüne geçemez. “İktidarlara ve büyük davalara mesafeli durmak, krizleri anlamanın en sağlıklı yoludur.”
Emperyalizme karşı durmak, her anti-Amerikan devleti aklamak anlamına gelmez. Tam tersine, iktidarın her biçimine mesafeli durmak ve halkın gerçek yaşamını merkeze almak, Venezuela’daki trajediyi doğru değerlendirebilmek açısından en uygun yaklaşımı sunar. Venezuela’daki kriz, ideolojik tartışmaların ötesinde, doğrudan halkın yaşam koşullarını etkileyen bir insani krizdir. Bu bağlamda analizimizin, insanların gündelik yaşamlarını ve iktidarın etkilerini merkeze alacak biçimde yürütülmesi en uygun yaklaşım olacaktır.
Ve belki de en kritik soru şudur: Bir toplumun gerçek trajedisi, ideolojilerin gölgesinde mi kalmalı, yoksa insanlar merkez alınarak yeniden tanımlanabilir mi? Bu soru, Venezuela’dan çıkarılacak derslerin ve küresel siyasette izlenmesi gereken yolun özünü temsil ediyor.