DOLAR 37,9927 -0.01%
EURO 41,6565 0.74%
ALTIN 3.839,290,34
BITCOIN 3168851-1.36748%
Elazığ

HAFİF YAĞMUR

SABAHA KALAN SÜRE

Av. Dr. İrfan Sönmez

Av. Dr. İrfan Sönmez

15 Mart 2025 Cumartesi

AV. DR. İRFAN SÖNMEZ’İN KALEMİNDEN

AV. DR. İRFAN SÖNMEZ’İN KALEMİNDEN
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir dini, doğru anlamak için, önce o dinle ilgili temel bilgilere sahip olmak gerekir. Temeli, statiği sağlam olmayan bilgi insanı hiç beklemediği noktalara götürür.

Son yıllarda yükselen deizm birazda bu gerçekle alakalıdır.

Allah’ın varlığını kabul edip ondan gelenleri ve elçisini reddetmek aslında – kudretsiz, yarattığı dünya ve insanlara hiçbir sorumluluk yüklemeyen bir Tanrı hayal etmektir. Gerçekte bu inanç biçiminde Tanrı sadece isim olarak var ama gerçekte yoktur.

Bu savrulmanın birçok sebebi var: birincisi temel bilgi ve kavramlara sahip olmamaktır. Temelsiz bilgi, kurumuş ağaca iliştirilmiş meyveler gibidir. O meyveler o ağaca ne kadar isnat edilirse o bilgiler de dine o kadar isnat edilebilir. Temelsiz bilgi, bilginin yanlış kullanımına sebep olur bunun sonu da çoğu zaman savrulma ve çerçeve dışına çıkmadır.

Dini değerleri anlamak için önce onu nasıl anlamak, neyin din, neyin din olmadığını bilmek gerekir. Bugün deizme malzeme olan birçok şey aslında dine isnat edilen ama gerçekte din olmayan konularla ilgilidir.

Bir defa Peygamber efendimizin her tasarrufu din değildir. Onun her tasarrufundan yola çıkan bir din anlayışı kişiyi bugünün idrakinin kabul etmeyeceği sonuçlara götürebilir. O bir peygamber ama aynı zamanda insandır. Kuran’da onun peygamberliği, kulluğu ve insan oluşu ile birlikte zikredilir. Kelime-i şahadet getirilirken bile,”abduhu ve resuluhu” kulu ve elçisi denilir.  Öyleyse onu anlarken onun kul ve insan yanı hiç unutulmamalıdır. Bu şu demektir; onun hem peygamber sıfatıyla yaptığı ve din olan tasarrufları hem de insan yanıyla yaptığı din olmayan, bağlayıcılık taşımayan tasarrufları vardır. Nitekim, İslam’ı anlama ve anlatma yolunda eserler veren büyük alimler onun dini tasarrufları ile diğer tasarruflarını birbirinden ayırmışlardır. Ancak bu ayırımın başka alt başlıkları da vardır. Mesela şanlı Peygamberimizin ‘kimi siyasi tasarrufları da din çerçevesini aşan tasarruflar olarak dini olandan tefrik edilmiştir.

Dini olan, doğrudan doğruya Allah’tan gelen ve onunla paralel peygamberin sahih sünnetidir. Dini olmayan ise insani zorunluluk, siyasi gereklilik veya o günün kültürel kodlarını yansıtan uygulamalardır.  İnsan bir kültür içinde doğar bir kültür içinde davranışlarını şekillendirir. Kültürel olan hem değişir hem de toplumdan topluma farklılık gösterir. Değişebilir olan kültürel unsurların din olarak telakki edilmesi ve her topluma dayatılması o kültürle, yaşanan gerçeklik arasında bir çatışmaya neden olur. Bu çatışma sonunda din diye sunulana şüphe üzerinden doğrudan doğruya dinden şüpheye götürür. Çünkü bir kültür dinleştirilmiş, o şekilde takdim edilmiştir. Takdimin yanlışlığı, karşı çıkışın da yanlışlığına yol açmış, bir kültürü reddetmek bir dini reddetmek olmuştur.

Hz peygamberin hak peygamber olduğunu anlamak için fazla delile ihtiyaç yok, onun örnek hayatı tek başına bu hakikati ifadeye yeter. Ancak hayatı dışında delil arayanlar, o dönemde ehli kitabın ulularının ne dediğine ve ne beklediklerine bakmaları kafidir. Daha onun risaletenden önce haberini veren ilk kişi Hıristiyan alim rahip Bahira’dır. Bunu diğerleri takip edecektir.

Hz. Peygamber Medine Site devletini kurduktan sonra çevredeki krallara mektuplar yazarak onları İslam’a davet etmiştir.

Habeş kralı Necaşi onun mektubunu getiren elçisine ” Eğer yanına kadar gitmeye imkân bulsaydım muhakkak giderdim. Allah’ı şahit tutarak derim ki, O kitap ehli olan Musevilerin ve Hıristiyanların geleceğini bekledikleri peygamberdir. Ben ona iman ediyorum” diyecektir. Benzer bir tepki de Bizans İmparatoru Herakl’den gelecektir. Gelen peygamber elçisini rahip Dugatur’ul Üskuf’a yönlendirir, rahip elçiyi dinler ve şunları söyler: ”Efendiniz Allah tarafından gönderilen elçidir. Biz onu sıfatları ile biliyoruz.”  Ardından aynı rahip kiliseye gidip halka seslenecek” Ey Rum cemaati! Bize Ahmet’ten mektup geldi, bizi Allah’a çağırıyor. Ben şahadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur ve Ahmet Allah’ın kulu ve elçisidir,” diyecektir. Bunun üzerine Rumlar papazı linç ederek öldüreceklerdir.(Nihat Aytürk, İslam’da Devlet Yönetimi, Lider Yöneticiler.s.76-79)

Bu tür örnekleri çoğaltmak mümkündür. Onun peygamberliğini ve peygamberlerin sonuncusu olduğunun en büyük delili bugün Musevi ve Hıristiyanların yeni bir peygamber beklememesidir. O kendinden önceki kitaplarda müjdelendiği ve son peygamber olarak kodlandığı için bugün insanlık yeni bir peygamber beklemeyerek aslında onun peygamberliğini ittifakla tasdik ediyor. Bu hakikat bile tek başına inlara giden yolu kapatmaya kafidir.

Elbette Deizm’i besleyen başka faktörler de var, inşallah onları da başka bir yazıda ele alacağız…

 

Devamını Oku

AV. DR. İRFAN SÖNMEZ’İN KALEMİNDEN

AV. DR. İRFAN SÖNMEZ’İN KALEMİNDEN
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Devletle AKP’yi ısıttık, şimdi sıra milliyetçilerde…

Hobbes, “Kılıç olmaksızın anlaşmalar sözden başka anlam taşımaz” der.

Sözleşmeler, eğer arkasında bir güç varsa ete kemiğe bürünür.

Yaptırım gücünüz yoksa, yaptığınız anlaşmaların uygulanma ihtimali de yoktur.

Apo ile halvete girme yeni değil, 2012- 2015 yılları arasında da Öcalan’la görüşmeler yapılmış, belli bir noktaya gelinmişti. Suriye’deki yapılanma, örgütün moral motivasyonunu artırınca etnikçiler, bir Suriye’de burada yaratabileceklerini düşünmeye başlamışlardı.

Görüşmelerde bir sınır konulmayınca masaya her şey getirilmiş, çıta her gün biraz daha yükselmişti. Öyle ki Öcalan, HDP’li vekillere, ”Eski yaşam alışkanlıklarını bırakın, çünkü bir rejim değişikliği olacak” diyordu.

Değişiklikten neyi kastettiğini yine kendisi açıklıyordu: “Kürt reform tasarısı güncelleştirilecek, Vatandaşlık tanımı değişecek, bunun için şunu öneriyorum; anayasa bütün tarihsel kültürleri Türkiye’nin zenginliği olarak kabul eder, kendisini ifade ve örgütlenme hakkını tanır… ana dilde eğitimi tartışmıyorum bile,(yerel yönetimlerde) yasama hakkı, ekonomik özerklik olacak. Yerel yönetimler özerklik şartındaki çekinceler kaldırılacak…”

Öcalan’ın talepleri elbette bu kadardan ibaret değil, ama bunlar bile bir ülkenin içinde sınır çizmek, ayrı bir yönetim oluşturmak, parçalanmayı pekiştirmek anlamına geliyor. Özerklik devlet içinde devlet oluşturmaktır. Milli egemenliği yok etmeyen çok az özerklik vardır, bunlardan biri ve en uzun ömürlüsü Aaland özerkliğidir. Ayrılıkçı milliyetçiliğin geriliminin yüksek olduğu yerlerde özerklikler özgürlüğe, bağımsızlığa gitmenin bir ara durağı ve bunu gerçekleştiren bir kaldıraç işlevi görüyor,

Öcalan’ın rejim değişikliği dediği şey de aslında milli devletten milletsiz devlete, yani bir nevi kabileleşmeye geçiştir. Öcalan, zaten her fırsatta milli devlete karşı olduğunu söylüyor. Baskın Oran’dan alarak, merkeziyetçiliğe gerek kalmadığını belirtiyor.

Çözüm sürecinde Örgüt ve bileşenlerinin talepleri takip edildiğinde üç hedefe kilitlendikleri görülecektir: birincisi ana dilde eğitim, ikincisi özerklik, üçüncüsü statü, yani Kürtlerin varlığının anayasaya geçirilmesi. İki milletli bir anayasa, doğrudan devlet hakkı olan iki millet demektir. Böyle bir anayasanın öznesi bireyler değil, etniler, kabileler olur. Her kollektif ayrı bir hak talebinde bulunur, aynı coğrafyada farklı istikametlere giden merkezler oluşur.

Bunun sonu da ayrışma ve kopmadır.

Aradan on yıl geçtikten sonra Türkiye aynı delikten bir defa daha geçmeye hazırlanıyor. Hendek teröründe yaşananlar, verilen şehitler unutuldu. Öcalan o süreçte, ”Bu süreci biz hazırladık, önce devleti ısıttık ortak ettik, şimdi de AKP’yi ısıtıyoruz” diyordu. Devletle, AKP’yi ısıtmak çözüm sürecinin amacına ulaşmasına yetmedi, şimdi de Bahçeli üzerinden milliyetçileri ısıtıyorlar. Milliyetçilik milli bütünlüğün garantisi, milletin sigortasıdır. Türk milliyetçileri bu oyuna gelmemeli. Türk milleti ve devletinin her türlü bölücülüğü yenecek gücü, sözünü dinletecek kudreti vardır. Başkalarının merhametine sığınanlar başkalarının izin verdiği kadar devlet olurlar!

Devamını Oku

AV. DR. İRFAN SÖNMEZ’İN KALEMİNDEN

AV. DR. İRFAN SÖNMEZ’İN KALEMİNDEN
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İki Dillilik

Adamın biri dört kişiye bir dirhem verdi. İçlerinden biri;

-Bu parayla engur alalım dedi.

Diğeri Arap’tı:

-Hayır, dedi ben inep isterim, engür değil. Üçüncüsü Türk’tü:

-Ne engür, ne inep, bununla üzüm alalım diye tutturdu. Dördüncüleri Rum’du, o da itiraz etti:

-Bırakın bu lafları bununla istafil alalım .

Derken kavgaya başladılar. Birbirlerini yumrukluyor, tokatlıyorlardı.

Pek çok dil bilen alim birisi onları gördü:

“Durun, dedi, hepinizin de istediği olacak.” Parayı aldı onlara üzüm getirdi.

Çünkü hepsi de kendi dillerince üzüm istiyor, ötekinin dilini bilmediği için başka şey istediğini sanarak kavga ediyordu.

Mevlana’nın bu hikayesi ortak bir dile sahip olmamanın sonuçlarına işaret ediyor, bir arada yaşamanın ortak bir dile sahip olmakla mümkün olduğunu gösteriyor.

Bu hikâyeyi niye anlattım?

Şunun için: ABD Ortadoğu Enstitüsü Türkiye masası şefi Gönül Tol’un attığı X masajında, yeni çözüm süreci ile ilgili şu iddialarda bulunuyor:

1 – Erdoğan ve milliyetçi müttefiki yakın zamanda PKK’nin hapisteki lideri Öcalan ile görüşmelere başlamıştı. Kaynaklarıma göre Öcalan 15 Şubat’ta PKK’yi silah bırakmaya çağıracak.

2 – Karşılığında, Türk hükümeti af çıkarıp Kürtlere dil hakları gibi haklar tanıyacak ve buna bağlı olarak yeni bir anayasa yapılacak.

3 – Demirtaş gibi insanlar serbest bırakılacak. Ama bu ( tepkileri azaltmak için)zamana yayılarak yapılacak.

4 – Kuzey Suriye’de, PKK bağlantılı gruplar Barzani müttefiki KNC ile iktidarı paylaşacak ve askeri güçlerinin bir kısmını Suriye ordusuna entegre edecek. Bu özel yönetim modelinin detayları henüz net değil. Kandil’deki PKK kadroları da bunları kabul etti.

Bunların ne kadarı gerçek ne kadarı tevatür bilemiyoruz. Ancak bu iddialar içinde dil ile ilgili olanı büyük önem taşıyor. Dil parçalanması veya çift dillilik aslında o ülkenin parçalanmasıdır.

Çift dilli eğitim veren ülkelerde öteki dilin giderek konuşulmasının gereksiz görüldüğü – dil bölgeleri – oluşmakta, zaman içinde ortak iletişim dili gerileyerek toplumun birbirini anlaması zorlaşmaktadır.

Birbirini anlayamıyorsa bir topluluk nasıl millet olabilir?

Nasıl ortak duygular, ortak bir kültür ve irfan geliştirebilir. İspanya, Belçika ve Quebec örnekleri önümüzde iken çift dilliliğe cevaz vermek bölünmeye ruhsat vermekten farksızdır.

On yıl sonra ülkenin farklı dil konuşulan bir bölgesine gittiğinizi düşünün, tabelalara bakıyor bir şey anlamıyorsunuz. Yolculuk yapıyorsunuz yanınıza oturanla dil farkı yüzünden konuşamıyorsunuz. Böyle bir yerde kendinizi yabancı gibi hissetmez misiniz?

Kimse Türkçeden başka dil konuşmasın gibi faşist bir anlayışı savunmuyorum. Evde, sokakta, caddede herkes dilediği dili konuşabilir ama devletin dili tek olur, iki olduğunda zaman ve şartlar gittikçe ortak iletişim diline ihtiyacı ortadan kaldırır, aynı vatan coğrafyasında birbirini anlamayan topluluklar ortaya çıkar.

Bir adım sonrası, “zaten birbirimizi anlamıyoruz, dolayısıyla bir arada olmamız veya kalmamızın da bir anlamı yok.”

Mevlâna anlaşabilmek için ortak dilin önemini asırlar önce tespit etmiş, ama her yıl Şen-i Aruz’a katılıp nutuk atanlar onu hiç anlayamamışlar.

İki dillilik devlet ve milletin ikiye bölündüğünün ilanıdır. Çünkü millet demek dil birliği demektir. Etnik bölücüler kendilerini dil farkı ile izah etmiyorlar mı ?

Umarım bu hataya düşmezler.

Devamını Oku

Av. Dr İrfan Sönmez’in kaleminden….Barzani’den akıl almak

Av. Dr İrfan Sönmez’in kaleminden….Barzani’den akıl almak
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Sonunda Erdoğan, beklenen açıklamayı yaptı ve yeni sürecin emrini “ben verdim” dedi.

Düne kadar, sürecin baş aktörünün Bahçeli olduğunu yazan, kendilerini büyük yorumcu/analist olarak pazarlayanlar birazcık olsun utanmışlar mıdırlar? Hiç sanmam.

Erdoğan’ın 22 yıllık iktidarı boyunca topluma gösterdiği en önemli yanlarından biri, her şeyi nefsinde toplaması,  iktidarını asla paylaşmamasıdır. Çözüm veya ittifak ortağı olanlar, ancak onun çizdiği sınırlar içinde hareket edebilirler.

Daha Bahçeli, Öcalan’ı meclise davet ederken, -bu davetin Bahçeli’nin bireysel inisiyatifini- çok aştığını, Erdoğan’ın yönlendirmesi ve isteği ile olduğunu yazmıştık.

Çözüm süreci, biraz HDP’nin Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına destek olmayı reddetmesi, biraz da milliyetçilerin toplumsal tepkileri harekete geçirmesi, anketlerde AKP’nin gerilemesi üzerine bitmişti.

Milliyetçiliği kışkırtacak bir politikanın yine milliyetçilerin eliyle bastırılması, etkisizleştirilmesi gerekiyordu.  Bahçeli, yeni çözülme sürecinde ” milli refleksleri ve kabarma ihtimali yüksek” Türk milliyetçiliğinin ateşini düşürmek için konuşturuldu. Milliyetçilik, milli devletin savunma mekanizmasıdır.Milliyetçi tepkiler, ne kadar az olursa amaçlarına o kadar sancısız ulaşacaklar.

Öcalan’ın meclise davet edilmesinin ise iki muhtemel sebebi var; birincisi ölümü gösterip kansere razı etmek, işin sonunda “bakın Öcalan’ı meclise getirmedik” diye hava atmak, ikincisi ise bunu bizzat Öcalan’ın dayatmasıdır. Çünkü önceki görüşmelerde de Öcalan, süreç başarı ile biterse HDP milletvekillerine; ” silah bırakma konuşmasını burada yapmam,” demişti.

Milletvekili seçimleri boyunca Erdoğan ve Bahçeli, muhalefeti -PKK ile- iş birliği yapmakla suçladı. Hatta Kılıçdaroğlu ile ilgili montaj bir kaset yapılmış,Erdoğan meydanlarda sahte olduğunu bile bile bu kaset üzerinden CHP ve Kılıçdaroğlu’na yüklenmişti. Bugün o propagandanın ne kadar yalan ve gerçek dışı olduğu görülüyor.

Bugün öğreniyoruz ki, Ahmet Türk’ün İmralı tramvayına dahil edilmesi Öcalan’ın talebi, Barzani’nin onayı ile olmuş. Çengiz Çandar, “Öcalan istedi, iktidar Barzani’ye sordu, Barzani yol verince Ahmet Türk İmralı kadrosuna dahil edildi,” diyor. Görüşme kadrosunu bile, “PKK’yı kastederek; Kürdün kedisini bile size vermem ” diyen Barzani’ye sormak hangi ciddi devlet tavrı ile bağdaşır?

Apo ile ne konuşulduğunu, hangi konularda mutabakata varıldığını kimse bilmiyor. Apo, herhalde yapacağı çağrıyı babasının hayrına yapmayacak.Geçmişte ne istediğini sonradan ortaya çıkan belgelerden biliyoruz. Ama bugün nelerin konuşulduğunu bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, iktidarın milli devletten hazzetmediği, geçmişte merkezin yetkilerini yerel yönetimlere devretmeye, bir nevi özerkliğe razı olduğudur.Şimdi,” bize güvenin süreci destekleyin” diyorlar.

İnsan mahiyetini bilmediği bir şeyi nasıl destekler?

Güven, tutarlı,istikrarlı politika ve kadrolara olur. AKP ve iktidarın bu meselede izlediği siyasete bakıldığında böyle bir güveni hak etmediği görülür. Daha düne kadar Osmanlı’da da Lazistan, Kürdistan vardı diyerek ülkeyi eyaletleştirmeye çalışanlara niye güvenelim?

Kandil bile, “tutsak birinin iradesi ile hareket etmeyiz, muhatap Apo değil biziz” diyor.

Bahçeli’ de bir nevi tutuklu. Eski AKP Milletvekili Aydın Ünal’ın 15 Ağustos 2015’te Bahçeli ile ilgili attığı twiti hatırlayın. Özet olarak, “Siyasetin zavallısı Bahçeli için yeni bir süreç başlıyor.  Yakında Erdoğan ve ailesine ettiği hakaretlerden dolayı bin pişman göreceğiz…” İçindeki hakaretlerinden arındırarak verdiğim bu twitten iki hafta sonra Bahçeli,Erdoğan)’a teslim oldu.  (Twitin tamamı, https://eksisozluk.com/aydin-unalin-2015-tarihli-devlet-bahceli-tweeti–5545852) Twitte adeta Bahçeli’nin başka çaresi olmadığı ima ediliyordu. Bu twit gösteriyor ki, Bahçeli’ de AKP ve Erdoğan’ın tutsağıdır, iradesi Türk milliyetçilerini bağlamaz.

Silah bırakmaya evet, karşılığında bölünmenin zemini olacak iki dillilik, özerklik gibi tavizlere hayır!

 

Devamını Oku

Av.Dr. İrfan Sönmez’in kaleminden…Kim kazandı?

Av.Dr. İrfan Sönmez’in kaleminden…Kim kazandı?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bahçeli, son grup toplantısında da –Öcalan’ı mecliste konuşturma-davetini tekrarladı.

Bunu kabullenmek mümkün değil.

Bir ülke savaş kaybeder, kazanan tarafın kumandanı gelir o mecliste konuşur. Apo’ya davetin milli vicdanda yaratacağı etki budur.

Terörün bitmesi hepimizin temennisi, ama bunun yolu terörün kendisinden daha büyük manevi  yıkımlara sebep olmak değildir.

Öcalan, gerçekten terörü bitirmek istiyorsa bulunduğu yerde şartları hazırlanır, konuşmasını yapar, Türkiye’nin, şikayet edilen konularda birçok düzenleme yaptığını, şiddetin gerekçesi kalmadığını söyleyerek  PKK’yı silah bırakmaya davet eder.

Çağrı amacına ulaşır, beklenen sonuç alınırsa devlet de gereğini yapar.

Ancak şu unutulmamalıdır:

Çözüm sürecinde PKK, tutuklu bir kişinin(Öcalan’ın) iradesi ile hareket etmeyeceğini açıklamıştı.

Şu da unutulmamalıdır, Öcalan yakalandığı tarihten bugüne kadar taleplerini hep artırdı.

Yakalandığında itirafçı olmak için can atıyordu. Onu sorgulayanlar şöyle sorguladık, böyle sorguladık diye şimdi hava atıyorlar. Kimse çıkıp da bu adamı niye –itirafçı- yapmadınız? diye sormuyor.

Sonra demokratik cumhuriyet demeye başladı. Türkler Kürtleri ezmedi dedi. Hatta Şeyh Said isyanında devletin meşru müdafaa hakkını kullandığını söyledi.

Bir süre sonra taleplerini yine değiştirdi demokratik konfederalizm dedi. Bir Ortadoğu federasyonundan bahsetti. Kürtler, Türkler, Araplar ayrı devletler olarak  bir araya gelecek bir federasyon kuracaklardı. Tabi ki her birim federasyona bağımsız iradesi ile katılacak, kafası estiği zaman da çekip gidecekti. Bunu ABD, 1965’de Demirel’e de teklif etmiş, Demirel genelkurmay ile görüşüp reddetmişti.

Apo’nun geçirdiği evreleri çoğaltmak mümkün, başlarda sadece özel okullar için Kürtçe eğitime izin verilmesini istemiş, bir süre sonra Kürtçenin resmi dil olmasını ve anayasal statü talep etmişti.

Bu Apo, o dönem ülkeyi yönetenlerin- ki   Ecevit-Bahçeli ve Mesut Yılmaz’dı- vizyonsuzluğu ve MİT’in o günkü yöneticilerinin bastırması neticesi asılmadı. Gerekçe; asmayalım kullanalım-dı. Asmadılar, mahkeme kararını uygulamadılar, onu kullanmak şöyle dursun onu içeride daha da büyüttüler. Kullanmak, onu kurtarmak ve toplumu ikna etmek için bulunmuş yalan ve ahlak dışı bir gerekçe idi. PKK gibi lider eksenli hareketleri bitirmenin yolu liderini madden veya manen etkisizleştirmektir. Onu yaşatarak aslında PKK’yı yaşattılar. Peru gibi iki yüz yıllık bir devlet Aydınlık-Yol hareketi lideri Guzman’ı içeri alıp, bir af ilan ederek Örgütünü bitirdi. Biz bunu yapamadık,  hem yöneticilerin vizyonsuzluğu, hem de suret-i haktan görünüp gerçekten terör örgütüne müzahir olanların etkili propagandası buna imkan vermedi.

Şimdi bu eli kanlı teröriste ve ufuksuzlukları bin defa ispatlanmış siyasetçilere güvenmemizi istiyorlar.

Bu, adım adım hazırlanmış bir projenin devreye sokulmasıdır. Hatırlayın, önce sn Erdoğan, ”Milletin çeşitliliğini yansıtan yeni bir anayasa” istedi. Sonra 3 ay kadar önce Bahçeli, ”Türkiye milleti” dedi. Erdoğan zaten bunu her zaman diyor.  Ardından meclis başkanı Numan Kurtulmuş, anayasanın,  ülke ve milletiyle bütünlüğümüzü, marşımızı, dilimizi ve bayrağımızı koruma altına alan 3. maddesinin değiştirilmesini istedi. Bütün bunlar toplumu alıştırma safhasıydı. Belli bir kıvama gelindiğine karar verilmiş olacak ki, Öcalan’a Bahçeli’nin ağzı ile mecliste konuşma davetiyesi gönderildi.

Şaşkınlık geçiren taban ise hep aynı hikaye ile efsunlanıyor: “Liderin bir bildiği vardır.” Türk siyasetini elli yıldır takip ederim, hep bir bildiği vardır sanılan kişilerin hiçbir şey bilmediklerini, izah edemedikleri ve savunamadıkları politikaları hep bu şekilde kabul ettirdiklerine şahit oldum. Bir şey bilselerdi elli bin kişinin ölümüne neden olmuş eli kanlı bir katili meclis çatısı altında konuşmaya çağırmazlardı.

Yapılan kayyum atamaları da senaryonun bir parçası gibi görünüyor.

Bu tasarrufla, sanki toplumun bazı kesimlerinde meydana gelen infiali önleme hedefleniyor.  Yerel seçimlerden beri DEM’li belediyeler Türk bayrağını, İstiklal marşını kabul etmiyor; belediyelerinde Kürtçeyi birinci dil, Türkçeyi olsa da olur olmasa da olur haline getirmeye çalışıyorlardı. İktidar bu vahim tabloyu hep seyretmeyi tercih etti. Zamanında yapılmayan bir teşebbüs zamanından sonra yapılınca tereddütlere neden olur. Hedefin gerçekte kamu düzenini korumak olup olmadığı tartışılır hale gelir. Belli ki,  bu girişimle, Öcalan’ın meclise çağrılmasının yarattığı şokun etkisini azaltmak, iktidar terör örgütü ile mücadele ediyor havası yaratılarak,(bu sürece kadar gerçekten de etti) sürece toplumu ikna etmek  ve CHP’yi tuzağa düşürmek hedeflenmiş. O tuzağa düştüler. “Ben bu ülkenin bayrağını, marşını, milli bütünlüğünü, dil birliğini kabul etmiyorum,  ama belediye başkanlığını, milletvekilliğini kabul ediyorum”  diye bir şey olamaz. Amerika’da, Almanya’da, İngiltere’de veya başka bir ülkede o ülkenin birlik sembollerini ve toprak bütünlüğünü reddeden biri bu görevlerde kalabilir mi? Ancak görevden almalar siyasi ve idari tasarrufla değil, yargı tasarrufu ile olmalı, sonrasında meclis kendi başkanını seçmelidir. Böyle bir uygulama tartışmaları da azaltacaktır.

Meselenin bu noktaya getirilmesine karşı herkes şu soruları kendine sormalıdır, kim kazandı? Bahçeli’nin davetinden beri sosyal medyaya bakın, bütün bölücüler zafer kazanmış gibi paylaşımlar yapıyorlar. Devlet oluyoruz diye sevinç naraları atıyorlar, Bahçeli’yi bile dize getirdik diye seviniyorlar. Süreci eleştirenleri aşağılıyorlar, tehditler savuruyorlar. Bu kafayla bir ülke terör ve bölücülük belasından kurtulabilir mi?

 

Devamını Oku