02 Ekim 2026 Cuma
61 İLDE SİBER SUÇ OPERASYONU: 547 ŞÜPHELİ YAKALANDI
Cezmi Orkun yazdı...Gezin “Sulak Alanı” Korumak Kimin Görevi? Sayın Vali
Semih Işıkver'den Elazığspor’a Dev Prim Desteği: “Bizler İnandık, Siz de İnanın!”
Av Dr. İrfan Sönmez'in kaleminden. Önce Adalet Terazisi Bozuldu Sonra Her Şey!
Букмекерская Контора «париматч»: Обзор Компании И Ее Особенностей
Fon skandalı aslında bir hukuk krizidir. Hukukun işlediği bir yerde kimse bu tür eylemlere cesaret edemez. Cesaret etse bile açık kapı bulamaz. Çünkü sistemin muhtemel bütün açıkları hukuk yoluyla kapatılmıştır.
CB sistemine geçildikten sonra hukukun üstünlüğünden tek adamın üstünlüğüne geçildi. Hukuk bazı iş ve eylemleri denetleme imkanını kaybetti. Buna siyasallaşma da eklenince ortaya -yargıdan bağışık-bir seçkinler grubu çıktı. Bunlar bir nevi dokunulmazlık kazandıklarını düşündüler, frene basmak için artık hiç bir korku ve endişeleri kalmadı.
Fakat tek sebep bu değil, 15 Temmuz darbesi ne kadar ihanetse o kadar da bazıları için bir imkan oldu.Artık her suçun suçlusu bulunmuştu. Kim suç işlerse işlesin nöbetçi suçlu hazırdı: Fethullahçılar.
Bununla bu yapıya asla masumiyet
isnat etmiyorum, elbette kurunun yanında yanan yaş bir kitle de var.Ancak suça bulaşan veya siyasi sorumluluktan kaçmak isteyenler için -Fethullahçılık- kullanışlı, kimsenin itiraz edemeyeceği, hatta itiraz etmeye cüret bile edemeyeceği bir malzeme oldu. Siyasi iktidar her sıkıştığında sorumluluk bu yapıya yıkıldı. Onu kullanarak elini yıkayıp kenara çekildi. Onun için bu ülkede hangi suç işlenirse işlensin iktidar asla suçlu değildir, sorumluluğu da yoktur.
Bu zihniyet değişmedikçe bu tür skandallar devam eder. Faturayı başkaları ödüyorsa kim korkar yargıdan? Skandala karışanların çoğu
yeni güç merkezinin etrafında kümelenen tipler. Kimi Fatma Betül Sayan gibi iktidar partisinin bir parçası. Bu kimliğe sahip olmasaydı,bu küçük yatırımcıyı -silkeleme- işine karışmaya cesaret edebilir miydi? İYİ Parti Genel Başkanı Sn Müsavat Dervişoğlu, siyasi himaye derken işte bu gerçeğe işaret ediyor. Fatma Betül Sayan’ın yerinde bir muhalefet milletvekili olsaydı şimdi çoktan kıyamet kopuyor olurdu. Kıblesi Saray olan gazeteciler, yeri göğü inletir, bire bin katarak muhalefetin hırsızlığını, arsızlığını teşhir ederlerdi. Bu defa yapamadılar, çünkü hırsız bizdendi, bizden olana da her şey mübahtı.
Son olay bu ülkenin ciddi bir temizliğe ihtiyacı olduğunu gösteriyor. Bu kadar yolsuzluğun, hırsızlığın olduğu bir ülkenin iki yakası bir araya gelmez. Nitekim gelmiyor da. Daha iki gün önce emekli bir polis memuru yokluktan, yoksulluktan intihar etti. Geçmişte Başbakanlığın önünde bir esnafın attığı yazar kasanın destanını yazanlar, emekli polis memurunun ölümünü pas geçtiler. Oysa bu bir insandı, bir kasa değildi, duyguları, acıları, üzüntüleri vardı.Sefaletten başka bir şey getirmeyen yeni Türkiye’nin son kurbanıydı.
Fon soygunu ne ilktir ne de son olacaktır.Muhalefet belediyelerinin bu skandalın yüzde biri kadar bile olmayan yolsuzluk iddialarını köpürtenler, sıra iltisaklılarına gelince aynı duyarlılığı göstermiyorlar.Bu da muhalefet belediyelerine yönelik operasyonların birer -adalet gösterisi- ve –muhalefetsizleştirme- olduğunu gösteriyor. Yargı bir gösteri alanı değil, milletin hukukunun korunduğu yerdir. Dibe vuran ekonomiyi, itibar kaybeden yargıyı kurtarmanın yolu hukukun üstünlüğüdür..Güç vehmiyle dokunulmaz olduğunu sananları durduracak olan budur.Adalet terazisi düzelmedikçe hiç bir şey düzelmez, düzelmeyecektir. Sorumlu o teraziyi bozanlardır.
Kaderciliğin sonu teslimiyet,meskenet ve her türlü olumsuzluğa katlanmaktır. İnsan, kaderini aşamıyorsa çalışmasına, çırpınmasına, gayret etmesine de gerek yoktur. Çünkü insan ne yaparsa yapsın kader hükmünü icra edecektir. Böyle bir din anlayışından gelişmiş, özgür,prangalarından kurtulmuş bir toplum çıkamaz. Kadercilik bize, “otursan da kalksan da birdir, boşuna nefes tüketme,olacak olan senin müdahalenle değişmeyecektir, der.
İslam dünyası bu telkinle her türlü zulme, baskıya boyun eğmeye hazır hale getirildi. Direnme, iradesi yok edildi. Çalışmak anlamsız hale getirildi.Kader çizgisinden istese de istemese de sapamayacağına inandırıldı.Bunun sonu eleştirmemek, yargılamamak, kul eliyle yapılanları bile Allah’tan geliyor diye kabul etmek oldu.
Deprem kaderdi mesela, sorgulamaya gerek yoktu.
Ekonomik kriz, hayat pahalılığı kaderdi, kötü yönetimle alakası yoktu.
Dere kenarında yapılan evlerde sele kurban gidenler de kaderdi,
Başımıza gelenler, baskılar, adaletsizlikler kaderdi, haşa bir ismi de el-Adl olan Allah böyle takdir etmişti.
Bu din anlayışının sonucu, İslam toplumlarının despotlara, tiranlara, diktatörlere teslim olması, köleleşmesi olmuştur. Onun için Kevakibi;”Müslüman toplumların duçar oldukları geri kalmışlığın temel sebebi siyasal despotizmdir,” der. Despotizm, bu boyun eğme, kaderdir, katlanmak gerekir anlayışından beslenir.
Oysa ne İmam-ı Azam’da, ne İmam-ı Maturidi’de böyle bir anlayış görmek mümkün değildir. Maturidi’ye göre,”insan, kendi fiilinin yapıcısıdır.“İnsan kendi eyleminin yapıcısı değilse, sorumlu da tutulamaz.İnsanı -öyle davranmaya- kaderi icbar ediyorsa, sorumlu da o kaderi yazan olur. Ki bu, her türlü olumsuzluğun faturasını Allah’a çıkarmak anlamına gelir. M.Said Yazıcıoğlu; bu gerçekten hareketle “kadere imanın herhangi bir dini temeli olmadığını, İslam’ın şartının beş değil,Kuran’ın tamamının İslam’ın şartı olduğunu” söyler.(İslam Düşünce Tarihine Kritik Bir Bakış,s.197)
İşte bu nedenle İmam-ı Azam Emevilere karşı ayaklanan Hz. Ali’nin torunu Zeyd bin Ali’yi desteklemiştir. Emevi hilafetini, Allah’ın zorunlu kıldığı bir durum değil, Emevi doymazlığı,kabileciliği ve tercihi olarak görmüştür.
Keza itikatta İmamımız Maturidi’de de aynı duruş ve hassasiyeti görmek mümkündür. Değerli akademisyen Sönmez Kutlu’nun aktardığı şu olay yeterince aydınlatıcı ve öğreticidir: Samani hükümdarı,Semerkantlılara haracı artırdığında, kararın tebliği için şehre bir elçi gönderir.Elçi Semerkant uleması,meşayihi ve ileri gelenlerini toplayıp kararı tebliğ eder.Onların arasında bulunan Maturidi söz alır ve elçiye şöyle der: “bu senin yaptığın bir zulümdür.Git sultanına söyle,insanlara bu şekilde zulüm yapmak Allah’ın hükümlerine karşı gelmektir.O zulmünü artırırsa bizde ona karşı bedduamızı artıracağız.” Aradan bir hafta geçer,emri gönderen kişi kalbinden mızraklanmış halde bulunur.Öldürenler de oradaki Türk komutanlar yani Sasaniler’de etkili olan komutanlardır.Ve mızrağın üzerinde bir kağıt asılıdır ve şunlar yazmaktadır:”Sen zulmünü artırdın,bizim de beddua oklarımız seni buldu,ansızın seni yakaladı .”(a.g.e,s.224)
Bu iki örnek, kulun yaptığını Allah’a isnat etmenin yanlışlığını göstermektedir. Osmanlı-Selçuklu medreselerinde ne yazık ki, Maturidilik yerine Eşarilik üzerinden eğitim verilmiş, toplum zulüm ve haksızlıklara karşı dilsizleştirilmiştir.Hala da bu çizgi devam etmektedir.Oysa kader bizim önümüzden gitmez, biz kaderin önünde gideriz, kaderi biz takip etmeyiz, kader bizi takip eder. Bu anlayış yerleştirilmedikçe, İslam dünyası kendini- gökten gelen bir kararla- meşrulaştıran despotların elinde oyuncak olmaya devam edecektir.
“Seçim varsa demokrasi vardır ve bu kafidir,” gibi sakat bir görüş topluma pompalıyor.
Bu, demokrasiyi seçime indirgemek, onun varlığını perçinleyen esas unsurları görmemektir. Dünyamız -seçimli- diktatörlüklerle doludur. Yakın geçmişle kadar Suriye’de de seçim vardı, Mısır’da, Rusya’da da var. Bu ülkeleri demokratik devlet sınıfına sokabilir miyiz? Seçim demokrasinin dibacesi, giriş kapısıdır. Önemli olan seçilenlerin denetim ve sınırlarıdır. Onu için Saint Just, “Özgürlüğünüzü sürdürmek istiyorsanız iktidarı bölün,” demiştir. Yani değerli hukukçu Sami Selçuk’un ifadesiyle; iktidarın tek elde toplanmaması, gücün paylaşılmasıdır. Bunun hukuk ve siyaset bilimindeki adı güçler ayrılığıdır.
Gücün tek elde toplanmasının sonuçları, hem güçler ayrılığının önemini, hem de denge ve denetim mekanizmalarının gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Güç, ancak üstün bir güçle sınırlanabilir. İşte Yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğü bunun içindir.Hukuk, sınırlayan, yargı denetleyen ve yaptırımcı yanı olan bir güçtür. Bunun için yargının bağımsız ve yansız olması gerekir. Çünkü ancak bu vasfını koruduğu müddetçe gücün kışkırttığı insan doğasını durdurması mümkün olur. Onun için güç sarhoşluğunu gemlemek ahlakın konusu olmaktan çok hukukun konusudur. İnsanlar ahirete bırakılan adaletten daha çok dünyada karşılaşacakları yaptırımlardan etkilenmektedir. Allah’ın sonsuz rahmeti bir af ve cezasızlık olarak anlaşılmakta veya yorumlanmakta, yargı da çeşitli sebeplerle işlevsizleşmişse güç toplumu ezen, sömüren bir baskı aracına dönüşmektedir. Üstelik güç sahipleri için bu seçim kazanmakla elde edilmiş tabii bir hak olarak görülmektedir.
Bu konuda Aktan’ın şu tespitleri son derece değerli ve yerindedir:
“Seçimi kazanmış olsa da hiç bir iktidara sınırsız yetkiler içeren bir yönetim vekaletnamesi verilemez. Sadece kendi önünü gören seçmenlerin var olduğu bir toplumda halkın doğru tercihlerde bulunduğunu söylemek gerçekçi değildir. Seçim ve oylama mekanizması bir iktidarın gücünü kötüye kullanma eğilimini ortadan kaldırmak için yeterli değildir.Seçim sonucunda en fazla oy alarak iktidar olanlar, halkın değil çoğunluğun çıkarlarını temsil ederler. Mevcut siyasal sistemlerin bir çoğunda gerçek yöneticiler plütokratlar, yani parasal gücü elinde tutan çıkar ve baskı guruplarıdır. Bugün demokrasi dediğimiz yönetimlerde lider sultası hakimdir, halk temsilcilerini kendi seçmemektedir.Parti başkanlarının seçtiği isimler arasında halk tercih yapabilmektedir. Partilerde güç belirli elit kesimlerin elinde toplanmıştır. Yargı bağımsızlığı işte bunun için gerekli ama yeterli koşul değildir. Bütün bu saydığımız nedenler iktidarların güç ve yetkilerini niçin sınırlamamız gerektiğini ortaya koyuyor.Sınırsız iktidar yozlaşmaya eğilimli, sınırsız demokrasi despotizm demektir.(Coşkun Aktan, Demokrasi, Poliarşi ve Demarşi,s.198)
Bu aktarım, bugün yaşadığımız yozlaşma ve çürümenin cevabını da vermektedir.Gücün tek elde toplanması demokrasi ve adaletten rücu etmektir. M.M.Hekimoğlu’nun ifadesiyle: Hükümet sistemlerinin tanımlanmasında esas alınan kıstas, devlet içinde kuvvetlerin dağılımı ve düzenlenişidir. Kuvvetler ayrılığı demokratik bir devlet yönetiminin ilk şartı sayıldığından kuvvetler ayrılığı olmayan rejimler otoriter veya totaliter sayılmaktadır.(M. Merdan Hekimoğlu,Anayasa Hukukunda Karşılaştırmalı Demokratik Hükümet Sistemleri ve Türkiye,s.7)Ne yazık ki, bugün geldiğimiz nokta demokrasiden çok despotizme yakındır. Bundan sonraki seçimler demokrasi ile despotizm arasında olacaktır.
PKK ve türevleri yıllardır-anayasal statü” istediklerini söylüyorlar.
Bunun anlamı, devleti kuran halk olarak anayasaya geçmektir. Devlet iki kuruculu olunca kurucuların devlet üzerindeki tasarrufu da eşitlenecektir. İki ayrı kol, iki ayrı çizgi, kısacası devlet içinde iki ayrı departman.
Bu, şu sonuçlara sebep olur:
-Ben devlet kurucusuyum, senin dilin resmi dilse benimki de resmi dil olacak.
-Senin bayrağın varsa benim de bayrağım olacak.
-Sen yönetiyorsan, ben de –kendimi sahibi ilan ettiğim- topraklarda yöneteceğim.(Özerklik)
-Yönettiğim yerde istediğimi yaparım, bana karışamazsın, aramızda hiyerarşik bir ilişki yoktur. Tepem atarsa çeker giderim.
-Anayasal bir belgede beni halk olarak tanıdığın için self-determinasyon hakkım vardır, artık beni engelleyemezsin.
İki halklı veya Apo’nun iki sütunlu devlet ifadesinin mahiyeti budur.
Bu yeni bir şey değil, Kıbrıs’ta 1960 Anayasa’sı ile denendi, Türklerle Rumlara devlet kurumlarında ayrı ayrı kotalar verildi, iki toplumu birleştireceği sanılan uygulama iki toplumu iyice ayırdı. Rum saldırganlığı, yüzlerce Türkün hayatını kaybetmesine, Kıbrıs’ın bölünmesine yol açtı.
Çekoslavakya da Çek ve Slovaklardan oluşan iki kolonlu bir devletti. Sovyetler yıkıldıktan sonra bu iki toplum evliliklerine son vererek boşandı, her topluluk kendi bölgesinin hakimi ve devleti oldu. Demokrasi, özgürlük iki toplumu bir arada tutmaya, yapıştırmaya yetmedi. Hani “ Demokratik Cumhuriyet” diyorlar ya. Demokrasiden kasıtları, entegrasyon veya toplumu bütünleştirmek değil, toplumların ayrışmasını zorlaştıran engellerin ortadan kaldırılmasıdır. Sadece şu gerçek bile –bizi nereye götürmek istediklerini- açıklamaya kafidir. Kuzey Irak bölgesel yönetimi hiç kendini, Kürt-Türk-Arap bölgesel yönetimi olarak tanımlıyor mu? Orada Kürdistan diyenler, burada Türk-Kürt-Arap federasyonu diyor. Kuzey Irak’ın belli bölgelerinde de Araplar, Türkmenler var, ama yönetimin adı Kürdistan Bölgesel Yönetimidir. Açıkça bir ulus devlet yapılanmasıdır bu! Orada ulus devlete itiraz etmeyenler burada ulus devleti dağıtmaya, ülkeyi bir kabile ve aşiretler federasyonu haline getirmeye çalışıyorlar.
Anayasaların öznesi etnik gruplar, aşiretler değil, birey yani vatandaştır. Kişiler etnik aidiyetleri ile değil bireysel varlıkları ile anayasaların muhatabı olurlar. Etnikçi bir anayasa toplumsal bağları etnik mensubiyetler üzerinden kurar, bunun sonu da toplumun etnik kimlikleri üzerinden birbirinden kopması, herkesin kendi klanına dönmesi, aynı coğrafyada farklı etnik gruplara karşı bir sorumluluk duymamasıdır. Birbirine kapanan toplumları kimse bir arada tutamaz. Katalanlar bir dönem İspanya ile savaşa gitmeyi reddetmişler, biz İspanya veya İspanyol değiliz, dolayısıyla onların savaşı bizi ilgilendirmez demişlerdi. Biz de öyle mi olalım?
PKK ve bileşenlerinin çıkardığı gürültü, konjonktürden kaynaklanan kışkırtmalar bazılarını etkilemiş gözüküyor. Anayasayı bölmek devleti bölmektir. Dili bölmek toplumu bölmektir. Ortak bir dil yoksa birbirini anlayan bir halk da yoktur. PKK ve türevlerinin çıkardığı gürültü kimseyi korkutmamalıdır. Tek dil, tek devlet, tek bayrak, tek milletten vazgeçmek 106 yıl sonra Sevr’e dönmektir.
Hemen her toplumda etnik gruplar vardır. Bunların çoğu bulundukları topluma entegre olmuş,ya şiddeti bırakmış yahut hiç bulaşmamışlardır.
İç mesele gibi görünen bu tip çatışmaların her zaman bir dış boyutu da vardır.
Birbirini -düşman -olarak tanımlayan veya birbiriyle yarışan ülkeler -etnik farkları-kaşıyarak ötekinin hızını kesmeye, zayıflatmaya, mümkünse dağıtmaya çalışır. Bu Türk toplumu için yeni bir şey değildir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Müslüman olmayanlar bahane edilerek Osmanlı’nın içişlerine müdahale edilmiş, bazı devletler kendilerini farklı dinlerdeki toplulukların hamisi ilan etmişti. Mesela Rusya Ortadoksları, diğer devletler diğer Hıristiyanları koruma altına almış, bu bahane ile Osmanlı’yı çökertmeye çalışmışlardır.
Atatürk ve arkadaşları işgal dönemlerinde azınlıkların nasıl azdıklarını, kucağında yaşadıkları millete nasıl ihanet ettiklerini görmüşlerdi. O tecrübe ile soyca Türk olan Karaman Hıristiyanlarını bile mübadelede göndermişlerdir. Dini azınlıklar üzerinden Osmanlı’nın içişlerine müdahalede amaç, insaniyet, adalet veya zulmü engelleme değil, o bahane ile Osmanlı’yı yıkmaktı.
Lozan’da azınlıkların din üzerinden tanımlanması ve içeride korunacak bir dini azınlık kalmadığı için Türkiye üzerinde hesabı olanlar yeni istismar alanları aramış,Kürtlerde karar kılmışlardır.Bu defa propaganda makinesi Kürtleri ayrıştırmak için harekete geçmiş, içeride de mebzul miktarda destekçi bulmuştur.Amaç Kürtlerin huzur veya saadeti değildir, amaç Kürtler üzerinden iki toplumun enerjisini tüketmek, toplumda çatlaklar oluşturmak, İmparatorluk hafızasına sahip Türkleri iğdiş etmek, büyük hayaller kuramaz hale getirmektir.Ne kadar küçülürseniz büyük hayaller kurmanız o kadar zorlaşır, özgüveniniz zedelenir, milli direnciniz kırılır.Bunda büyük mesafe aldıkları muhakkaktır.
Atatürk bir milliyetçiydi, ama toplumu en yüksek oranda nasıl birleştireceğini, dış toslamalardan nasıl koruyacağını görmüştü.Onun için soyca Türk olan Karaman Hıristiyanlarını bile feda etmekten çekinmedi. Burada Atatürk’ün İslamcılık yaptığı zehabına kapılınmamalıdır. Atatürk’ün yaptığı daha önce içimize sokulan kirli ellerin yöneldiği zemini yok etmek, onlara istismar edecekleri bir alan bırakmamaktır.O günün toplumsal gerçekliğinde en az zararla kurtulmanın yolu budur.
Bazı iniş ve çıkışlara rağmen devletin hiç bir zaman Kürtlerle, ötekileştirme anlamında bir meselesi olmadı.Bu coğrafyanın vatandaşlarını etnik aidiyetine bakmadan hepsini bir gördü.Vehimlerini, korkularını artıran isyanlara, ayaklanmalara rağmen pozisyonunu korumaya çalıştı. Aslında pekmezine su karışmamış Kürtler de hep devletin yanında durdu. (Bunun her zaman böyle olacağına dair bir kaide yok, tecrübeler güç merkezi değiştiğinde vatandaşın da konumunu değiştirdiğini gösteriyor.) Pekmezden kastım, soy halitaları karışık- kuruşuk Ermeni, Keldani,Yahudi vs olanlardır.Bir avuçlar ama o kadar çok gürültü çıkarıyorlar ki, kendilerini olduğundan güçlü ve kalabalık göstererek muhataplarını etki altına almaya çalışıyorlar.Bunu başarıyorlar da. Bunlara bir de demokrasi, adalet, ve vicdan maskesi ile destek olanlar var. Apo’dan çok apoculuk yapıyorlar.Kandil’in, İmralı’nın, DEMP’in söyleyemediğini onlar söylüyorlar.Kendilerince -bilirkişilik- yapıyorlar.Egolarının kör ettiği akıllarıyla devlete yol göstermeye çalışıyorlar. Yangına benzinle gidip, aramızda itfaiyeci kılığıyla dolaşıyorlar. Parçalı bir Türkiye’yi demokratik Türkiye olarak topluma içirmek istiyorlar. Bu beşinci kol faaliyeti durdurulduğunda görülecektir ki, çıkardıkları gürültüden çok daha küçükler. Bazılarının görevi halkı, bazılarının görevi devleti ifsat etmek.Bazıları Kürde, bazıları Türk’e konuşuyor.Bu oyunu bozmak elimizdedir.Dün dini azınlıklar üzerinden oynanan oyun bugün Kürtler üzerinden oynanıyor.Şunu özellikle Kürtlerin görmesi lazım: Bugün PKK ve türevlerinin Kürdistan dediği topraklar Batı’nın gözünde hala Ermenistan’dır.Sonra, Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmayalım.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.