24 Nisan 2026 Cuma
CHP’li Erol’dan Elazığspor İçin Destek Çağrısı: “Söz Değil, İcraat Zamanı”
Cezmi Orkun yazdı...Gezin “Sulak Alanı” Korumak Kimin Görevi? Sayın Vali
Semih Işıkver'den Elazığspor’a Dev Prim Desteği: “Bizler İnandık, Siz de İnanın!”
Av. Dr. İrfan Sönmez'in kaleminden...Ulema özgürlüğünü kaybedince
Букмекерская Контора «париматч»: Обзор Компании И Ее Особенностей
Suçlayarak susturmak geçmişten beri siyaset kurumunun kullandığı silahlardan biridir. Onun için İslam dünyasında yönetenleri denetleyen etkili bir muhalefet geleneği oluşmadı. Her türlü eleştiriye tehdit olarak bakıldı, oklarını iktidara çevirenler türlü suçlamalarla susturuldu.
Geçmişte zındıklık, dinden çıkma,dini sapkınlık gibi suçlamalar kullanıldı, şimdide bunların yanında terör örgütleri ile irtibat ve iltisak kullanılıyor. Cezalandırma ve dinden çıkma korkusu toplumsal sorunları konuşmayı, iktidarların yanlışlarını dile getirmeyi engelledi, bu da her türlü olumsuzluğu kalıcı hale getirerek bir anlamda gelenekleştirdi. Bu –dinle korkutma- sadece siyasi hayatı etkilemedi, fikir ve düşünce hayatını da etkiledi.
Ahmet T.Kuru, “İslam Otoriterlik ve Geri Kalmışlık” isimli son derece değerli çalışmasında, İslam dünyasında geri kalmışlığın sebeplerinden birinin,devletle ulemanın izdivacı olduğunu söyler. 11.yüzyıla kadar ulema özgür olduğu ve doğruları söyleyebildiği için İslam dünyası altın çağlarından birini yaşamıştır. Bu tarihten sonra devlet kontrolüne giren ulema özgürlüğünü kaybetmiş, din siyasetin paratoneri haline gelmiştir. Devlete göre din, sonunda hem topluma, hem dine zarar verdi.Şöyle der Kuru:” Bu dünyada idam edilme, ahirette sonsuz cehennem azabına uğrama korkusu insanları ulema-devlet ittifakı tarafından çizilen sınırlar içinde kalmaya mecbur etmiş, eleştirel düşünce bu çok yönlü taarruz karşısında zayıflamıştır.”(s.159)
Sadece bu mu? Akla geniş bir hareket alanı bırakan din anlayışı da giderek yerini -lafızcı, robot okuması- diyebileceğimiz bir anlayışa bıraktı.İmam-ı Azam,İbn Sina, Farabi,el Kindi ve benzerlerinin zındık/kafir veya sapkın ilan edilmesinin,Mütezile’nin bastırılmasının arkasında hep bu zihniyet vardır. Öyle ki, devlet zamanla dinleşmiş, devlete göre bir din zihniyeti oluşmuş, Gazali gibi büyük bir alim:”Din ve melik ikizdir.Din temeldir,melik ise muhafız” diye yazabilmiştir.Bu ifade, o kadar kabul görmüştür ki,zamanla bazı alimler tarafından (mesela Fahrettin er Razi) hadis olarak kodlanmıştır. Oysa bu söz, İslam’dan çok önce yaşayan Sasanilerin kurucu hükümdarı Erdeşir’in vasiyetinde geçer. Şöyle der Erdeşir:”Bilin ki melik ile din ikizdir,biri olmadan diğeri olamaz. Çünkü din temeldir, melik ise muhafız.”(s.154) Melik/hükümdar dinin muhafızı ilan edilince ona dokunmak da dine taarruz gibi değerlendirilmiş, her türlü zulüm -dini muhafaza- kapsamında meşru görülmüştür.Hiyel yoluyla (Hiyel-i Şer’iye)kundaktaki şehzadelerin katli için verilen fetvaları hatırlayın. Gerçekte korunan din değil, tek başına devlet olan meliktir.
Ulema devlet memuru olup, melikin menfaatlerine göre fetva vermeye başlayınca toplumsal hayat da gittikçe daraltıldı. Dindarlık, tepkisizlik ve tam teslimiyetle özdeşleştirildi. Din yasak makinesine çevrildi. Artık ölü yıkayıcının önünde cansız bir varlık gibi duran müridan değil topyekün bir toplumdu. Melike biçilen bu misyon yüzünden Sunni gelenek zalim sultana karşı isyan etmeyi bile meşru görmedi. İktidarın nasıl ele geçirildiğine değil, iktidarda olmasına baktı. İktidarda olmayı meşruiyeti için kafi gördü.iktidar için zor ve gasp dahil her yolun açık tutulması, İslam dünyasında bir demokrasi kültürünün gelişmemesi, geri kalmışlık ve otoriterliğin kader olması ile sonuçlandı. Çare bu yaklaşım tarzından kurtularak, İslam’a bugünün mantığı ile bakmak,dinin siyasi bir proje değil, bir ahlak ve tevhit rehberi olduğunu anlamaktır.Dünün zihniyeti ile bugünün dünyası kavranamaz. Dine dönüş ile dünün zihniyetine dönüşün aynı şey olmadığını anlamalıyız artık.
Erdoğan, CHP’li belediyelere operasyon ve butlan davası ile aslında kendi seçim sürecini başlatmış oldu.
Bu operasyonların, yıpratma kampanyalarının tamamı önümüzdeki seçimler için.
Milliyetçiler, sayılamayacak kadar partiye bölündü. Yutulamaz kadar büyükken, küçük lokmalar haline geldiler. Milli devlet ancak milliyetçilik dolayımında varlığını sürdürür. Onu dağıtmak isteyenler önce milliyetçiliğe yönelirler. Milliyetçiler bölünerek siyasal ve fikirsel ağırlıklarını kaybettikleri için -çözümcüler, -Apo’yu ulularken bu kadar rahat davranabiliyorlar. Ülkeyi felakete götürebilecek vaatleri bunun için kolayca yapabiliyorlar.
Türk milliyetçileri bugün yok farz edilen çok parçalı bir yapı. Seçim dönemi siyaset denkleminde ciddiye alınmaları ancak güç birliği yapmalarına bağlı.Tabanda bütünleşme yönünde kararlı bir irade var. Lakin bu işler sadece tabanın iradesi ile olmuyor, hırslar, beklentiler, kişisel hesaplar çoğu zaman ülkülerden daha belirleyici oluyor. Ne kazanırım hırsı, ülke ne kazanır şuurunun önüne geçiyor.Olması gereken; -uçurumun eşiğindeyken- sen ben kavgasını bir yana bırakıp, asgari müştereklerde bir araya gelmektir. Unutmayalım ki, -milliyetçilik- millet için vardır,kişisel hırsların aleti veya payandası değildir.
Ancak iktidar sadece CHP üzerinde çalışma yapmıyor. Hedef CHP’yi mümkün olduğu kadar yıpratmak,butlan davası ile partiyi Kılıçdaroğlu’na teslim edip CHP’den yeni parti veya partiler çıkarmak.Yargının görevi, bu hukuk dışı ve anti demokratik planı uygulamaktan ibaret.Atamalar, kadro değişimleri bunun için yapılıyor. Etkili olmalarının sebebi, kötülüğün örgütlenmiş olmasıdır.
Planın bir parçası da, milliyetçi partilerle, muhafazakar partilerin kendi aralarında oluşturabileceği ittifakları engellemek. Adil bir seçimden Erdoğan’ın başarı ile çıkması mümkün değil. Muhalefet ufalanır, topluma güven verme imkanını kaybederse, -başka parti veya lider mi var- planı daha rahat işler. Her iki grubun içinde de iktidarın daha doğru bir ifadeyle sarayın Truva atları var.Kiminin görevi ittifakları engellemek, kiminin görevi milliyetçi muhalefetten Cumhur ittifakına oy taşımak. Bunun için talimatla çalışan anket şirketleri tarafından planlı bir şekilde şişirilen, harcamalarının kaynağı belli olmayan parti veya partiler var.Seçim döneminde yeni bir Sinan Ogan vakası yaşayabiliriz. Bunun için balonuna üflenenler var. Bir topluluk fikirlerin yerine kişilerin peşinden gittiği müddetçe bu ihtimal her zaman imkan dahilindedir.
Evet birlik olunmalı, hukuksuzluk ve adaletsizliğin karşısına birlikte dikilmeli.
Bunun yolu, milliyetçilik çerçevesinde kalan partilerin kişide, partide birlikten önce fikirde, amaçta, ülküde birlik olmaları gerekir. Oportunizmin hakim olduğu bir alanda bu zordur ama imkansız değildir. Yeter ki, önceliğimiz milletimiz ve onun değerleri olsun!
Yeter ki, örgütlü kötülüğe karşı örgütlü iyilikle çıkılsın!
Macaristan’da otokratlar kaybetti, Macar halkı tek adam düzenine hayır dedi.
Orban tam on altı yıldır iktidardaydı.Gazeteler, televizyonlar ona hizmet ediyordu. Mahkemeler tıpkı bizde olduğu gibi iktidarın sopası gibi çalışıyordu. Sistem hemen her kurumda hakimiyetini kurmuş, muhalefete nefes alacak balan bırakmamıştı.
Bu yetmedi. Yetmeyeceği anketlerden belli olmuş, iki otokrat Trump ile Putin, Orban’ın yardımına koşmuşlardı. Ona düzülen methiyeler ters tepti, Macar halkı bu övgüleri bağımsızlığına, özgür iradesine yapılmış bir müdahale gibi gördü.İzzet-i nefisli davrandı,muhalif Magyar’ın partisini iktidara getirdi.
Bu kolay olmadı, devletleşmiş, her tarafa ahtapot gibi yayılmış bir partiyi iktidardan indirmek zordur.Üstelik bu parti kazanmak için her yol ve yöntemi deniyorsa. Magyar’ı yıpratmak, gözden düşürmek için her yol denendi;seks videosu olduğu ileri sürüldü, eşine şiddet uyguladığı söylendi, ancak bu bel üstü -bel altı vuruşların hiç bir etkisi olmadı. Sonunda Magyar zoru başardı, bunda devletin partileştirilmesinin, ayrımcılığın, adaletsizliğin,yolsuzlukların büyük etkisi oldu.
Magyar’ Macar halkına;
-AB ile ilişkilerin normalleştirileceğini ve Avrupa Savcılığının Macaristan’da da kurulacağını,
–Hukuk devleti uygulamalarına geri dönüleceğini,
-Başbakanlığın iki dönem yani sekiz yılla sınırlandırılacağını,bu süreyi dolduran Orban’ın bir daha aday olamayacağını,
-Olağanüstü halin kaldırılacağını, ülkenin kararnamelerle değil,parlamentodan çıkacak yasalarla yönetileceğini,
-Devlet kadrolarına yerleştirilen Fidesz’in (Orban’ın partisi) kadrolarının tek tek görevden alınacağını,
–Bağımsız yayıncılık için devlet radyo ve televizyonlarının yeniden yapılandırılacağını,
-Yolsuzlukla mücadele bakanlığının kurulacağını,
–Kamu ihalelerini, yandaş iş insanlarına verilen destek ve AB fonlarının geçmişte nasıl dağıtıldığının denetleneceğini,
Fidesz çevrelerine aktarıldığı tespit edilen ulusal servetin geri alınması için özel takip birimleri ve soruşturma savcılıkları kurulacağını vaat etti.
Bu vaatlere sebep olan konular ne kadar tanıdık, değil mi? Yandaşı kayırma, yargı bağımsızlığının yok edilmesi,yolsuzluk, taraflı ve iftiracı medya,devletin partileştirilmesi, meclisi by pass ederek ülkeyi kararnamelerle yönetme özellikle son on- on beş yıl sıkça tanık olduğumuz uygulamalar. Bunun sebebi, bütün otokratların bir birine benzemesi, devleti kişiselleştirmeleri ve doyumsuz bir ihtirasa sahip olmalarıdır. Macar halkı, devlet gücünün bu şekilde kullanılmasını kabullenemedi, Orban’ı ağır bir yenilgiye uğratarak demokrasiyi seçti.
Orban, sadece toplumsal sorunlar üzerinden siyaset yapmadı, başka bir özelliği de , Hıristiyanlığı kullanan bir siyasetçi olmasıydı. Konuşmalarında sık sık Hıristiyan kimlik ve medeniyetinden söz etti. Hıristiyan Avrupa’yı savundu. Dini, siyasal meşruiyet aracı olarak kullandı. O da, güya Tanrı’nın seçilmiş(1?), özel olarak gönderilmiş kullarından biriydi. Ama yetmedi.
Dini istismar eden siyasetçiler için aklıma hep şu örnek gelir:İç savaş esnasında Kuzeye liderlik eden,ABD’nin on altıncı Cumhurbaşkanı Lincoln’a taraftarlarından biri onu cesaretlendirmek için ‘Tanrı bizim yanımızda’ dediğinde,Lincoln şu cevabı verecektir: Beyefendi,benim kaygım Tanrı’nın bizim yanımızda olup olmadığı değil.Asıl kaygım bizim O’nu yanında olup olmadığımızdır.Lincoln, bu cevabıyla Tanrı adına konuşmanın yanlışlığına işaret etmiştir.
Macar halkı bu kararıyla hem Tanrı’yı kirlenmiş bir otokratın istismarından kurtarmış, hem de ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar otokratların yenilmez olmadığını göstermiştir.darısı öteki otokratların başına!
Bir ülkede adalet yoksa, devlet bir gölgeden ibarettir.
Adaletin varlığı ise diğer kuvvetlere- bilhassa- yürütme erkine karşı bağımsız olmasına bağlıdır.
ABD’de başkanlık sistemi var, ama Trump istediği her şeyi yapamıyor. Çünkü bağımsız bir yargı var, Trump’ın yasalara uymayan taleplerini geri çevirerek onun -seçilmiş bir kral- olmasına, görev sınırlarının dışına çıkmasına engel oluyor.
Bunun en yakın örnekleri FED başkanı Powell ile Trump arasındaki çekişmedir. Geniş yetkilerine ve hukuk tanımaz kişiliğine rağmen Trump, Powell’i görevden almayı veya baskı ile istifa ettirmeyi başaramadı. Çünkü, ABD’de Merkez Bankası bağımsız ve hukuki mevzuat siyasi iradenin onu görevden almasına cevaz vermiyor. Bunun faydası, ülke kaynaklarının siyasetçilerin ikbal ve hırslarına göre kullanılmasına imkan vermemesi, toplumun yararının gözetilmesidir. Oysa bizde her seçim musluklar açılır, vatandaşın ağzına bir parmak bal sürülür,kaynaklar çarçur edilir, bir dahaki seçime kadar,seçimdeki savrukluk telafi edilmeye çalışılır. Sonuç ekonomik kriz ve vatandaşa bir vermişken beş geri almaktır.
Bir başka örnek olayda, İran Savaşında ABD’de birçok üst düzey komutanın ya istifa etmesi yahut görevden alınmasıdır. Medyaya düşen haberlerde, komutanların Trump’ın bazı taleplerini, ” Biz Trump’a değil, Anayasaya bağlıyız” diyerek reddetmeleridir.Hukuka bağlılık, hukuksuzluğu itiyat haline getiren Trump’ın önünü kesmiş,kralcılık oynamasına imkan tanımamıştır.Askerlerin bu tavrı devlet görevi yürütenlerin ne ve nelere bağlı olması gerektiği hususunda çarpıcı bir örnektir.Bizde olmayan budur. Her seviyede memur,-çoğunlukla- yasalardan çok iktidarı elinde bulunduranlara bağlıdır. Yasa ile siyasi güç arasında tercihini siyasi erkten yana yapmaktadır. Bu da yasaları işlevsiz ve anlamsız hale getirmektedir.
Aynı şey partiler ile vatandaşlar, seçmenler arasındaki ilişkilerde de geçerlidir. Bir partiye gönül verenler, onun ideolojisinden,fikirlerinden, programından ziyade -liderine- bağlanmaktadır.Fikre bağlılıktan çok kişiye bağlılık söz konusudur. Böyle olduğu için de, o partinin lideri o partinin dünya görüşüne ters düştüğünde bile bağlılık ve mensubiyetini sürdürmekte, partisi ile bağını bu ilişki üzerinden devam ettirmektedir. Özellikle sağ kategorisinde tanımlanan partilerin neredeyse tamamında durum budur.Seçmenler şu veya bu partiliden çok şu veya bu parti liderinin bağlısıdır. Öyle olmasaydı, şu son bir yıl içinde özellikle –açılım-saçılım sürecinde- yaşananlar ile ekonomideki iflasın Türk siyasetindeki dengeleri alt üst etmesi gerekirdi. Ama etmemiştir. Dün ötekine kahrolsun diyenler, bugün var olsun diyebilmektedir.Dün düşman veya hain kategorisine sokulanlar bugün ödüllendirildiğinde alkışlayabilmektedir.Çünkü ibre parti lideridir. Fikir de, ideoloji de odur.
Böyle olmasının sebebi; cehalet, bilgisizlik,eleştirel düşünememek ve hukuka bağlılık şuurundan mahrum olmakla ilgilidir. Güce bağlılığın yerini hukuka, kişiye-lidere bağlılığın yerini fikir ve düşünceye bağlılık almadığı müddetçe kahrolsunla-varolsun arasında hiç bir mesafe olmayacaktır.
Bugün olan da budur!
Mart ayında farklı tarihlerde dört adet füze Türkiye hava sahasında imha edildi. İddiaya göre füzeler İran’dan atılmıştı. İran, iddiaları yalanlayarak, bayraklarının taklit edildiğini söyledi.
Gazeteler, füzelerin NATO savunma sistemleri tarafından imha edildiğini yazdı. İncirlik’e Patriotlar konuşlandırıldı, bir NATO sempatisi yaratıldı. Öyle ya, NATO sayesinde herhangi bir zayiat vermemiş, onun sayesinde İran füzelerinden kurtulmuştuk. Bundan sonra da NATO şemsiyesi altında kendimizi güvende hissedebilirdik.
Ama çok geçmeden bu sempati kampanyasının sebebi anlaşıldı; maddem tehdit altındaydık, bu tehdidi savuşturmak için Doğu’da bir NATO kolordusunun kurulması dillendirilmeye başlandı. Hatta bazı görevlendirmelerinin bile yapıldığı yazıldı. Bu kadarla da yetinilmedi, boğazların korunması için de böyle bir NATO korumasının şart olduğu empoze edilmeye başlandı.
Bu ilginç değil mi?
NATO üyesi olduğumuza göre bir dış saldırıda zaten NATO’nun bize ait yükümlülüklerini yerine getirmesi gerekmez mi, bunun için illa bu ülkede bir Kolordu’nun kurulması mı gerekiyor?
Belli ki, NATO sevgisi yaratmaya çalışmanın arkasında vatan toprağına NATO askerini sokmanın toplumsal zeminini yaratma düşüncesi yatıyordu. Önce İran füzeleri ile İran karşıtlığı ve tehdit algısı ardından Kolordu kurmanın gerekliliği…
Yıllardır iktidara yakın televizyonlar, bangır bangır yaptığımız silahlardan bahsediyorlar. Her seçim uçurulan uçak ve yerli üretim tank reklamları yapılıyor. Neredeyse silah teknolojisinde ABD ve Çin’i geçtiğimizi iddia edecekler. Silah sanayinde bu kadar ileriysek bizi niye başkaları korusun? ABD, İran füzelerine karşı Katar’daki, Kuveyt’teki, S.Arabistan’daki üslerini ve bu ülkeleri koruyamadı. Kimse başkaları için kendi çocuklarını feda etmez. ABD’de İran Savaşına karşı sokağa çıkan,” Biz İsrail’in kuklası değiliz, krallar istemiyoruz” diyerek ABD’nin bu savaşa iştirakini protesto eden milyonların tepkisini hatırlayın. Kendini koruyamayan bir ülkeyi kimse koruyamaz. Kimse sizin yerinize –karşılıksız- bedel ödemez.
Amerika’nın Irak/körfez savaşında Türkiye’de ABD askerlerini konuşlandırma tezkeresi Erdoğan’ın gayretlerine rağmen geçmemişti. Bu doğru bir karardı, meclisin o tarihlerde iyi-kötü bir bağımsızlığı vardı. Tezkere geçmiş olsaydı,75-80 bin ABD askeri gelecek, bunların bir kısmı Türkiye’de kalacak, bir kısmı Irak’a kara harekatı yapacaktı. Tezkere geçmeyince bu oyun bozuldu. Geçmiş olsaydı ne olurdu? Muhtemelen ABD askerleri uzun süre burada kalır, tahmin edilemeyecek ölçüde sıkıntılara sebep olurdu. Kore Savaşı 1950’de başladı 1953’te bitti. Aradan neredeyse 73 yıl geçmesine rağmen hala binlerce ABD askeri Güney Kore’de kalmaya devam ediyor. ABD girdiği yerden kolay kolay çıkmıyor. Hele devşirilmiş, defolu siyasetçiler de bulmuşsa hiç çıkmıyor. NATO’da farklı ülkelerin askeri bulunmasına rağmen, NATO büyük oranda ABD demektir. Ne adına olursa olsun, ülke sınırları içinde böyle bir Kolordu’ya izin vermek ülke güvenliğini başkalarının insafına terk etmektir. Buna karar verecek olanlar, geçmişte Çekiç Güç’ün ne ve nelere sebep olduğunu bir defa daha hatırlamalarında fayda var.
Niye doğuda, niye şimdi? Doğru olan Suriye ve İsrail’den gelebilecek muhtemel tehditlere karşı Türkiye’nin güney sınırımızda bir Kolordu kurması ve sınır boyunda yeni ilçeler kurarak iki bölge arasında etkileşimi en aza indirmesidir.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.