04 Kasım 2026 Çarşamba
İDRİS ALAN'DAN ELAZIĞ İÇİN ÜÇ KRİTİK ÇAĞRI: 6. BÖLGE TEŞVİKİ, ERGANİ'NİN İL OLMA TARTIŞMASI VE KARMA OSB
Cezmi Orkun yazdı...Gezin “Sulak Alanı” Korumak Kimin Görevi? Sayın Vali
Semih Işıkver'den Elazığspor’a Dev Prim Desteği: “Bizler İnandık, Siz de İnanın!”
Bir Kültür ve Zihniyeti Sorgulamak
Букмекерская Контора «париматч»: Обзор Компании И Ее Особенностей
Muhalefet, Fon soygunundan nemalanan siyasetçilerin açıklanmasını istiyor. Özgür Özel, altmış kişilik eski-yeni AKP’li vekilin bu skandalın içinde olduğunu söyledi.
AKP meclis grup başkanları da, “soyguncular açıklansın,” diyor. Herkes açıklansın diyor ama kimse bir şey açıklamıyor.
Soyguna kimlerin karıştığını bilme mevkiinde olanlar bellidir. Muhalefetin her bilgiye ulaşması kolay değil, fakat aynı şeyi iktidar partisi için söz konusu değil. Kimlerin bu soygunda dahli olduğunu rahatlıkla öğrenebilir, kamuoyuna açıklayabilirler. Ama onlar da açıklamak yerine “açıklansın” diyerek güya -kendilerinin de- bu işten rahatsız oldukları mesajını vermeye çalışıyorlar. Amaç, bu soygunda kendilerine düşen sorumluluk payından kurtulmak.
Kim veya kimler yaptı sorusundan daha anlamlı olan, onca kuruma rağmen bu kadar büyük bir soyguna nasıl yol bulabildikleridir. Kim sorusu, sistemden ve iktidar partisinin siyasal kültüründen kaynaklanan zaafların cevabını vermez.Devleti bir pasta ve ganimet malı gibi görenler için bu soygunun gayri ahlaki bir tarafı yoktur. Zira yönetimi devralmamışlar, devleti devralmışlardır. Yönetmeye değil, ele geçirmeye gelmişlerdir. İkisi arasındaki fark; yönetmeye gelenlerin, geçici olduklarını bilmesi, “mahkeme kadıya mülk değildir” şuuruyla hareket etmeleri, fethetmeye, ele geçirmeye gelenlerin ise, ele geçirdiklerini kaptırmamaya, bırakmamaya çalışmalarıdır. Kalıcı olmak için her yola başvururlar. Suçları arttıkça, hesap vermemek için iktidarda kalmak bir zorunluluk haline gelir. Otoriterleşme, işte bu kültür,zihniyet ve korkunun sonucu olarak ortaya çıkar. Bu nedenle asıl sorgulanması gereken bu soyguna vücut veren zihniyet ve siyasal kültürün sorgulanması, çarenin bu bağlamda düşünülmesidir.
Doğu/İslam toplumlarında bir siyaset hukuku gelişmemiştir.İktidarları sınırlayan,yönetimin geçiciliğini kurumlaştıran bir kültür yoktur.Gitmenin hukuku olmayınca demokratik bir kültür de oluşmamıştır..İktidarlar yasalarla değil, nasihatnamelerle -sınırlandırılmaya- çalışılmıştır.Bu da keyfiliğin önünü alamamış,yönetimler yasal süreçler sonucu değil,ya isyan ve darbelerle yahut emri Hak vaki olunca değişebilmiştir.Geçmişte yönetim demek, bir sistemden ziyade, kral, sultan veya monark demektir. Onun için demokrasi ancak onu besleyen bir kültürün varlığında hayat bulur.Brian Z.Tamanaha, “Hukukun Üstünlüğü” isimli kitabında bu gerçeğe işaret eder ve şunları söyler: “Demokratik mekanizmalar demokratik bir geleneği olmayan ya da bu yönde bir çaba içinde olmayan bir toplumda uygulamaya konduğunda veya birbirine düşman alt-kültürler ya da topluluklar var olduğunda,demokrasi, toplumdaki örgütlü bir hizbin ya da alt-grubun devlet yetkilerini elde etmesine yarayan bir araca dönüşebilir.Sonra bu kesimler hukuku kendi menfaatlerini ilerletmek için kullanır, bir taraftan da demokrasinin sağladığı meşruiyete sahip oldukları iddiasında bulunurlar. Biçimsel hukukilik bu sonucun ortaya çıkmasını engelleyemez…”
Bu ülke ve halkının iyi- kötü bir demokrasi kültürü ve alt yapısı var. Ancak bunun genele şamil olduğunu söylemek mümkün değil.Demokrasiyi sadece iktidara gelinceye kadar kullanılan bir araç olarak görüp, amacına ulaştıktan sonra, onu kalıcılığına yönelik bir tehdit olarak görenlerin varlığı da bir gerçek. Bu bakış tarzı, devlet veya demokrasiye değil, önceliği kendini ve iktidarını güçlendirmeye verir. Bunun için evvela denetim mekanizmaları devre dışı bırakılır,sonra da kişisel bağlılık oluşturmak için pastadan pay verilerek taraftarların önü açılır. Devlet bir banka gibi çalışmaya başlar. Fon ,TOKİ ve diğer alanlardaki soygun, rüşvet ve yolsuzluk ağı işte böyle bir kültür ve kayırmanın sonucudur. Hesaplaşılması, sorgulanması gereken budur! “Bu zihniyet ve sistem, hukuku da, demokrasiyi de tüketir.
Fon soygunu, buzdağının sadece görünen kısmı, gerçek tahmin edilemeyecek kadar büyük. İktidarın telaşı da bundan kaynaklanıyor, bunun diğer alanlara sirayet etmesinden korkuyorlar. Zira böyle bir yayılma -tek adamın- ihtirasları üzerine kurulu sistemin çökmesi demek. Sistem çökünce de altında kalacak olanlar bellidir.
Diğer alanlar dediğim, kamu ihaleleridir,dışarıdan yapılan yüklü alımlardır. Daha 2010 yılında içeride ve dışarıdaki gazeteler, o tarihe kadar 800 milyar dolarlık ihale yapıldığını, iki yüz milyar dolarının rüşvete gittiğini yazıyorlardı. IMF Türkiye’ye yönelik yayımladığı konsültasyon raporlarında, kamu kurumlarının şeffaflığına vurgu yapmış, TOKİ ve Türkiye Varlık Fonu’nun mali bilgilerinin kapsamının genişletilmesini ve daha şeffaf bir şekilde kamuoyuna açıklanmasını talep etmişti. Avrupa Birliği’ de Türkiye’nin üyelik sürecine ilişkin her yıl yayımladığı İlerleme Raporlarında, Kamu İhale Kanununda yapılan sayısız değişiklik ve TOKİ ve birçok kamu kurumunun ihalelerinin istisnalar kapsamına alınmasını eleştirmişti. Türkiye’ye eleştiri yönelten, şeffaflık isteyen kurumlar sadece IMF ile AB’den ibaret değildi, Avrupa Konseyi Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu da(GRECO)’ yayımladığı uyum raporlarında ,yolsuzluğun önlenmesi, şeffaflığın sağlanması için kamu ihalelerinin daha açık, daha denetlenebilir ve eşit rekabet koşullarında yapılması gerektiğine işaret etmişti.
Bu uyarılar dikkate alınmadı. Alınsa bugün farklı bir gündem, farklı bir Türkiye olabilirdi. Fon soygunu sadece Borsa’da oynanan oyunu ortaya çıkardı, oysa diğer alanlarda da mali çapı çok daha büyük yolsuzluk ve usulsüzlük iddiaları var. Uluslararası kuruluşların her yıl hazırlayıp,yayımladığı bu Türkiye raporlarını ilgili kurumlar ve ülkeyi yönetenlerde görüyor, okuyor. Yapması gereken ilk şey, bu raporları ciddiye alarak gerekli düzenlemeleri yapıp, sistemin açıklarını tıkayacak tedbirler almaktı. Bunların hiç biri yapılmadı,çünkü rant dağıtmak iktidarı elde tutmanın bir yöntemi olarak kullanıldı.İnsanların ihtirasları, doymazlığı bu şekilde yönetildi. Onların zenginlik hayaline,açgözlülüğüne hitap edildi. Millete ait olan millet için değil, siyasi ikbal için harcandı. Bu istisnai bir durum değil, bu bir siyaset tarzı, bir yönetim biçimi.Fon skandalı sadece, körlükte ısrar edenlerin- göz ve idrakine bir örnek sundu. Ülkenin nasıl yönetildiğini, ne hale geldiğini ve böyle devam ederse nerelere gidebileceğini gösterdi.
Herkesin şu soruları kendine sorması lazım:bu ülkede demokratik, denetlenebilir, şeffaf bir yönetim olsaydı, bu çirkinlikler olabilir miydi? Kurumlar çökertilmese, yargı iğdiş edilmese- souguncular- bu cesareti bulabilirler miydi? Yargı bağımsız olsaydı, oğlu bu işlere karıştığı iddia edilen bir AKP’li vekil, “oğlumu tutuklayacak adam daha anasından doğmadı, tek başıma yapmadım, sadece ben mi yaptım?” diyebilir, bir yerlere -masum değiliz hiç birimiz- mesajı yollayabilir miydi? Ne demek tek başıma yapmadım? Ne demek sadece ben mi yaptım? İşte her şeyin izahı,bu soruların cevabında yatıyor: “Ne yaptıksa birlikte yaptık, sadece bizi kurban verip, yolunuza devam edemezsiniz.” diyorlar.
Mesele sistem ve siyasi ahlak meselesidir. Sistem, çal ama kokusunu çıkarma yöntemiyle işliyor. Bu sistem ve bu siyaset tarzı değişmedikçe, gizli açık yolsuzluklar devam edecek ve bu milletin iki yakası kolay kolay bir araya gelmeyecektir.
Davutoğlu, başbakanlığı döneminde, “Siyasi etik Yasası” çıkarmak istediğini, Erdoğan’ın,” bu yasa çıkarsa il- İlçe başkanı bulamayız,” dediğini aktarmıştı.
Bu diyalog, bugün geldiğimiz çürümenin sebeplerinden birine işaret etmektedir. Tersinden bir okuma, siyasi ahlaksızlığı görmezden gelmeyi siyaset tarzı haline getirmeye işaret eder. Oysa AKP kendine iktidar yolunu açmaya çalışırken hep ahlaklı siyaset vurgusu yapmıştı. İktidara gelecekler, Fırat kenarında kurdun kaptığı kuzudan sorumlu olacaklardı. “hırsızlık yapan kızım Fatıma’da olsa…” dillerinde pelesenk olmuştu.
Oturup kalkıp, milletin madde ve manasını kemiren kurtlardan –hesap soracağız- mesajı veriyorlardı.
Geldiğimiz nokta ortada. Dini bir partiye hasretmenin, gücü Hakta, adalette, doğrulukta aramak yerine maddede aramanın bir siyaseti getirdiği noktadır bu. “Müslümanlar zengin olursa İslam güçlü olacak” diyorlardı, onlar zengin oldukça Müslümanlık zayıfladı. Din adına yapılan her yanlış darbesini dine vurdu. Bugün toplum AKP iktidara gelmeden öncekinden daha dindar değil. Daha ahlaklı, daha adil bir dünya kurulamadı, bilakis sözle gerçek, retorikle pratik arasındaki mesafe giderek açıldı. Anlaşıldı ki, hedef daha ahlaklı bir toplum değildi, hedef dinin gücünü kullanarak iktidarın nimetlerine konmaktı. Çünkü onlar için devlet bir sorumluluk alanı değil, bir rant alanıydı. İktidar olmak demek pastanın sahibi olmak demekti. Onun için Fırat kenarında kurdun kaptığı kuzunun hesabını sormayı unutup kendileri kurt oldular.
Bu çürümüşlüğün iki temel sebebi var, birincisi bu çevrelere hakim olan din algısıdır.
Baştan beri bu gelenek, Müslümanlığı parti tercihleri ile temellendirmiştir. Parti mensubiyeti, Müslüman olmanın şartı gibi sunulmuştur. Farklı düşünen Müslümanlar, bu siyaset adına çerçeve dışına itilmiştir. Kendilerinden olmayanlara mutlaka dinle ilişkilendirdikleri bir damga vurulmuştur. Hayrettin Karaman’ın, YeniŞafak’taki,“AKP’ye oy vermek farzdır(2017 referandumunda), iktidarın yanlışlarına karşı eleştirilere caizdir, diyemem,” şeklindeki yazıları nasıl bir din anlayışı ile hareket edildiğinin göstergesidir. Bütün bunları dini sevdirmek, ahlaklı bir toplum yaratmak için ön ayak ve örnek olması gereken bir din adamı söylüyor. İmam-ı Azam bir gün böylelerinin din adına ahkam keseceklerini görmüş olacak ki, “sultanların sofrasına oturan din adamının fetvası ile amel edilmez” demiştir. Aynı zihniyetin bir başka örneği, sokak vaazcısı Şevki Yılmaz’dır. 2015 seçimlerinde AKP’nin kaybetme ihtimalinin belirmesi üzerine şöyle demişti:” Ülkenin geleceğini ipotek altına alacak her türlü harcamayı yapmalıyız. Hazinedeki 700 ton altını ve diğer varlıkları harcamalı ve seçim kazanmalıyız. Kazanmasak bile arkada gelenlere hiç bir şey bırakmamalıyız…” Bu, biz yoksak isterse memleket batsın sözünün bir başka şeklidir. Dikkat edin Fon soygununda da ahlakı, adaleti, cebine el atılan milleti savunmuyorlar. CB Erdoğan’a da bu yapılır mı? diyerek, iktidarlarını korumaya çalışıyorlar. Doğru soru, Erdoğan’a değil bu millete bu yapılır mı? Sorusudur. İktidarda kalmak biricik gaye olunca din de, milliyetçilik de sadece toplumu kandırmak için kullanılan birer araca dönüşürler.
Yozlaşmanın ikinci bir sebebi ise, gücün yasalar yerine bir kişinin şahsında toplanmasıdır. Kurumların, kanunların değer kaybettiği bir yerde her türlü yolsuzluk olağan hale gelir. CB sistemi ile kanun hakimiyetinin yerini bir kişinin hakimiyeti almıştır. Kişi demek, duygu, öfke, çıkar, istek, arzu demektir. Gücün baştan çıkarıcılığını önleyecek tek mekanizma hukukun üstünlüğü, denge ve denetim mekanizmalarının –keyfiliğe- izin vermeyecek şekilde tanzimidir. Bunu sağlayacak bütün mekanizmalar devre dışı bırakılınca çürüme kaçınılmaz olmuştur. Kanun hesap soramıyorsa, kim korkar mahkemelerden? Bu din anlayışı ve bu sistemle başka bir Türkiye ummak ham hayaldir. Dinin de devletin de bu anlayış ve yolsuzluk üreten sistemden kurtarılması gerekir
Yasaların iyi olması yetmez, uygulayıcılarının da iyi olması gerekir. İyi olmak, yasalara bağlı olmak, her türlü etkiden uzak karar verebilmektir.
Günümüzde pek rastlamasak da bu ülkede böyle hakimler olmuştur.
Elazığlı Cevat Demirbağ böyle hakimlerdendi. Birkaç yıl önce vefat eden bu namuslu, şahsiyetli yargı adamının yasa ve adalet hassasiyetiyle ilgili birkaç örnek vermek istiyorum, Oğlu İkbal Demirbağ anlatıyor:
Babam Erzincan’da Asliye Hukuk Hakimi olarak görev yapıyordu. Ben de lisede okuyordum. Öğleden sonra sınavım vardı. Adliye’ye gittim, babamın odasına çıktım, babam duruşmaya çıkmıştı, oda boştu. Oturdum ders çalışmaya başladım. Kitabımda sorulabilecek bölümleri işaretlemek için babamın kalemliğinden bir kırmızı kalem aldım. Önemli yerlerin altını çizerek çalışmaya başladım. Biraz sonra babam duruşmalarını bitirip geldi. Kalktım elini öptüm. Bu bizde gelenektir. Babam eve geldiğinde de kalkar saygıyla elini öperdik. Elimdeki kırmızı kalemi gördü, “bunu nerden aldın?” diye sordu. “Kalemlikten,” dedim. Elimdeki kalemi aldı, çevirdi üzerindeki yazıyı bana gösterdi. “Bak bakalım burada ne yazıyor?” dedi. “DMO yazıyor,” dedim. “Yani bu kalem devletin kalemdir, devlet işlerinden başka hiçbir işte kullanılamaz. Sen devletin kalemini kendi işin için kullandın” dedi ve bana bir daha kendisi olmadığı zaman odasına girmeyi yasakladı. Bir daha odasına o yokken giremedim.
Erzincan’da birkaç yıl görev yaptıktan sonra babamın tayini Karabük’e çıktı. Kullandığım araçla yola çıktık. Yolda biraz sürat yapmışım, diyelim ki, hız limiti 90 km ise ben 92 km hızla gitmişim. Trafik bizi durdurdu. Araçtan indim, hız ihlali yaptığımı ceza yazacaklarını söylediler. O sırada babam arka koltukta oturuyor. Her zaman olduğu gibi kravatlı, takım elbiseli. Evde bile misafirlerinin önüne kravatsız, takım elbisesiz çıkmazdı. Amcam ölmüş onun ailesine de babam bakardı, yirmi kişilik büyük bir aileydik. Prensipleri vardı ve onlara sımsıkı bağlıydı. Hani bazı adamlar vardır, görür görmez bu büyük adamdır, dersiniz, öyle bir adamdı babam. Ciddiyeti, vakarı, ağır başlılığı anlatılır gibi değildi. Araçta bizi izleyen babamın duruşu polislerin de dikkatini çekmiş, babamı göstererek “kim bu?” dediler.. “Babam” dedim, “ne iş yapıyor? ”hakim “ dedim. Hemen bir saygı tavrı takındılar. Bu babamın dikkatini çekmiş, araçtan indi polislerle tek tek tokalaştı, hatırlarını sordu, iyi çalışmalar dileyip araca geri döndü. Polisler babama saygıdan ceza yazmadılar, iyi yolculuklar dilediler. Teşekkür edip araca bindim, babam sordu, “niye durdurdular?” “Hız ihlali yapmışım. Ceza yazacaklardı, sizin hakim olduğunuzu öğrenince vazgeçtiler”, dedim. Kızgın bir edayla araçtan indi, bende indim, polislerin yanına gitti, “yasalar herkese eşit uygulanır” dedi.” Sakın makamına mevkisine bakarak ayırım yapmayın” neyse yazın. Polisler mahcup ama saygıları bir kat daha artmış olarak cezamızı yazdılar, ödedik. Araçta da “oğlum hakim kanuna uymazsa hiç kimse uymaz, öyle bir kanun adamı da adalete hizmet edemez, “dedi.
Babamın böyle sıra dışı birçok hatırası var. Erzincan’dayken 12 Eylül dönemi Kenan Evren Erzincan’a gelmişti. Vali bütün hakimleri karşılamaya çağırmış. Babam gitmedi. Vali bey karşılamaya gelmeyen babamı, akşam Kenan Evren’le yenilecek yemeğe çağırmak için gelince; “Cevat bey karşılamaya niye gelmedin, koskoca devlet başkanımız gelmişti? Babam, “vali bey, biz hakimiz gün gelir sofrasına oturmak zorunda kaldığımız kişiyi yargılarız. Onun için bir hakim kimsenin ayağına gitmez,” der. Bunu Evren’e anlatırlar, Ankara’ya döndükten sonra babama teşekkür mektubu gönderdi.
Yargı aleminde, kıblesi siyaset veya ideolojisi olmayan böyle hakimler vardı. Bugün böyle yargıçları mumla arıyoruz. Yasalar ne kadar düzgün olursa olsun, onu uygulayanlar yasa ve vicdanlarının yerine başka şeyleri koymuşlarsa, onların hükmünden adalet çıkmaz. Bugün yaşadığımız adalet sorununun arkasında işte Cevat Demirbağ gibi vicdanı hür hakimlerin giderek neslinin tükenmesi vardır. Rahmet diliyorum.
Fon soygununda da aynı yol izleniyor. Birkaç tutuklama ile üstünü örtmeye,iktidara yönelen eleştiri ve suçlamaları savuşturmaya çalışıyorlar.
Oysa yara çok derin, birkaç sivri sineği yok etmekle bu iş bitmiyor, daha da büyüyor. Çünkü sistem olduğu yerde duruyor, çünkü yolsuzluk üreten siyaset tarzı devam ediyor. Bataklık durdukça sivri sinekler üremeye, çoğalmaya devam edecektir.
Bugüne kadar iktidar veya partisi ile ilişkilendirilen hangi yolsuzluğun üzerine gidilebildi?
17/25 Aralık bir milat olabilirdi, kumpas denilerek kapatıldı.Onca görüntü, onca tape, onca delil yok sayıldı. Fakat yargı kapatmış olsa da o dosya maşeri vicdanda hala açık, kapatacak adil bir yargıyı bekliyor.
Erenköy cemaati, bir bildiri yayınlayarak,” fon krizinin bir kaza olmadığını, göz yumma ve kayırmacılığın sonucu olduğunu,” söyledi. Kayırmacılık veya göz yumma bilinçli bir yol vermeyi ifade eder.Bu, doğru bir tespit ve hepiniz oradaydınız,bazılarınız yaparak, bazılarınız kol kanat gererek bu işin müsebbibi oldunuz demek.
Fakat bu açıklama çok gecikmiş bir açıklama.Çünkü bu soygun yeni değil, üstelik gizlisi saklısı da kalmamıştı.Herkes köre, sağıra yatmayı tercih etti.Çuvala sığmayan o kadar mızrak var ki,ipin ucundan bir tutsanız AKP diye bir parti kalmayacak.Sadece şu sorunun cevabı sistemin nasıl işlediğini göstermeye kafi.Kamu ihalelerine bakın (özellikle deprem sonrası TOKİ) kaç tanesi ihale edildikten birkaç saat veya birkaç gün sonra milyonluk, milyarlık karlarla devredilmiş? Kaç tanesinde eski/yeni milletvekillerinin,AKP uzantılarının şirketi veya yakını var? Diyelim ki, bugün on milyara bir ihale alıyorsunuz, elinizi soğuk suya sokmadan bir iki gün içinde ihalenin boyutuna göre, milyonlar alıp işi başka bir firmaya devrediyorsunuz.Bu işin bir cephesi, bir de ihalelerin nasıl alındığı var. Sistem helal-haram demeden yandaşı zengin etme, doyurma üzerine kurulmuş.AKP’ye sahip çıkanların çoğu ondan nemalanan, beslenen çevreler. Düşünün ki,Fon vurgununda adı geçen Fatma Betül Sayan’ın kardeşi Ayşe Hilal Sayan Finlandiya Büyükelçisi olarak atandı, kimi kime şikayet edeceksiniz? Cüret ve cesaretlerini bu kollama ve kayırma siyasetinden alıyorlar.
Yıllar önce bir hastanenin mahkum servisinde yatıyordum. 15-20 adli tutuklu da var. Bir gün bir tutuklu geldi, küçük bir çocuğa tecavüz etmiş. Tutuklular gelenin suçunu öğrenir öğrenmez üzerine çullandılar,yüzünü gözünü şişirdiler. Bir süre sonra doktor viziteye geldi, tutuklunun yüzünü, gözünü görünce “oğlum bir saat önce sana poliklinikte bakmıştım, bu yüzünün- gözünün hali ne, kim yaptı bunu sana?” Tecavüzcü vatandaş sağına soluna baktı, bunlar yaptı dese biraz sonra doktor gidecek aynı akibetle bir daha karşılaşacak, belki daha fazla dövülecek,doktora döndü;”Efendim beni masa vurdu, sandalye vurdu, duvarlar vurdu,”dedi.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.