DOLAR 47,6027 0.05%
EURO 55,1053 0.15%
ALTIN 6.548,590,81
BITCOIN 30701310.3%
Elazığ
25°

AÇIK

SABAHA KALAN SÜRE

Av. Dr. İrfan Sönmez

Av. Dr. İrfan Sönmez

03 Ağustos 2026 Pazartesi

Av Dr. İrfan Sönmez’in kaleminden… Din – Terakki İlişkisi

Av Dr. İrfan Sönmez’in kaleminden… Din – Terakki İlişkisi
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İslam dünyasındaki gerileme, hep dinden uzaklaşma ile izah edildi. Bu, ne kadar dindarlaşırsak o kadar ilerleyeceğimiz anlamına geliyor.

 

Dindarlaşma ile ilerleme arasında kurulan bu ilişki ayaklarımıza dolanan bir bağ oldu. İlerlemenin gerçek dinamikleri görmezden gelindi, akılla ilişkimiz gevşedi.Asırlardır hala aynı türküyü söylemeye devam eden büyük bir kitle var.

 

Diğer taraftan ” din terakkiye manidir” diyenler oldu. Aslında bu yaklaşım da ilerleme ile din arasında ilişki kuran bir yaklaşım. Aynı zihniyetin tersinden bir taklidi.

 

Din ilerlemenin ne motoru ne engelidir. Dinin böyle bir amacı da yoktur.O bizi yaradılış gayemizle buluşturur,Allah ve kulları ile ilişkilerimizi düzenler.Hayatımıza anlam katar,amaçsızlıktan,ölçüsüzlükten,ruhsuzluktan kurtarır.

 

Bugün gelişmiş veya geri kalmış ülkeler arasında bir karşılaştırma yapıldığında bunun dinle ilişkili olmadığını görmek mümkündür.İleri ülkelerin hiç biri geri kalmış olanlardan daha dindar değil, tam aksine dinden daha uzak oldukları söylenebilir. Ama ahlaki bir mukayesede aynı sonuca ulaşabilir miyiz, emin değilim. Gelişmiş ülkelerde dinle veya dinden bağımsız yerleşmiş bir ahlak biçimi var. Kurallara sımsıkı bağlılar.Hırsızlık, yolsuzluk, haksızlık bizdekinden daha az yaygın. Her türlü çirkinliğe dini bir meşruiyet aramıyorlar.Aklın, düşüncenin, çalışmanın hakkını veriyorlar.

 

İşte bizde olmayan budur, aklın,düşüncenin, bilimin hakkını vermemek. Düşünmeyen, aklını kullanmayan bir toplum üretemez. Hızla değişen dünyaya ayak uyduramaz, hayat şartlarını değiştiremez. İnsanla hayvan arasındaki fark birinin aklıyla ötekinin insiyakları, içgüdüleri ile hareket etmesidir. Onun için insanların hayat standartları, çevresi, sosyal yapısı hep değişmiş, hayvanların yaşamında- hayvanların içgüdülerinden- kaynaklanan bir değişme olmamıştır. Dünya yaratılalı beri nasıl yaşıyorlarsa öyle yaşamaya devam ediyorlar. Barınma, yeme -içme tedarik biçimlerinin değişmesi onların geçirdiği terakki ile değil, tamamen insanların gelişme seyri ile alakalıdır. Öyleyse aklı kullanmamanın sonucu hayvanlarda olduğu gibi hayat standartlarının, yaşam biçiminin hep aynı kalması, akılla yürüyenlerin gerisinde kalınması demektir. Bugün yaşadığımız odur.

 

Ama sadece aklı terk etmedik. Dini de eğip-büküp çıkarlarımıza uydurduk.Menfaatlerimizi din haline getirdik.Her şekle girebilen bir din yarattık. Bu din algısı ve yorumu ile din ahlaklaştıran manevi özünü kaybetti. Bunda ulema-yı rüsum’un da büyük vebali var.İmam-ı Azam ile başlayan, Maturidi ile devam eden rey ehli çizgisi terk edildi. Şafi-Hanbeli, Eşari, İbni Teymiye çizgisi İslam dünyasında din yolu olarak baskın hale geldi.Bugünün sorunlarının cevabı geçmişte arandı.Siyaset öncelendi, ahlak ıskalandı.Lafızcılık Kuran’ı anlamanın tek yöntemi olarak görüldü. Maksat ve maslahat unutuldu. Sosyolojik düşünme ihmal edildi. Akıl çöpe atıldı. Endülüs’ün büyük düşünürü İbni Rüşd’ün başına gelenleri hatırlayın:Düşünceleri nedeniyle ağır saldırıları uğradı, gözden düştü, kitapları yakıldı, oğlu ile birlikte Kurtuba camisinin önüne konularak,cemaatin yüzüne tükürmesi sağlandı. İbni Rüşd, sonraları o günü hayatının en acı, en utanç verici günü olarak anlatacaktır. O gün bugündür yüzüne tükürülen akıl ve bilimdir.Geri kalmışlığın, ahlaki çürümenin sebepleri de bu gerçekte saklıdır. Din terakkiye mani değildir ancak -akıldan kopan her din, her izm- terakkiye de, adalete de, özgürlüğe de, ahlaka da mani olur.

 

 

Devamını Oku

Av.Dr İrfan Sönmez’İn kaleminden…Apo meclisin neyi oluyor?

Av.Dr İrfan Sönmez’İn kaleminden…Apo meclisin neyi oluyor?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Adalet bakanı Gürler,sadece PKK’lıları kapsayan bir düzenleme yapılacağını, bunun af olmadığını söyledi.

Gürler’in ifadesine göre, düzenleme ile –suç işlememiş- örgüt üyelerine ceza verilmeyecek, beş yıl içinde suç işlememeleri halinde siyaset yapabilmelerinin önü  de açılacak.

Bu sözlerde açığa kavuşturulması gereken birçok husus var: Birincisi, düzenleme ile birlikte –örgüt üyesi olmak- sadece PKK için- suç olmaktan çıkarılıyor. Suç işlememiş olmak ifadesi ile örgüt üyeliğinin suç olmadığı ifade edilmiş oluyor. Oysa silahlı örgüt üyesi olmak ayrı bir suçtur, örgüte üye olanlar -suç işlememiş- kabul edilemezler. Üstelik bu ifade ile öteki suç örgütleri ile PKK arasında bir ayırım yapılarak, kimin suç örgütü olduğunu hukuk değil partisel çıkarlar tayin eder deniliyor.

İkincisi, yasanın mahiyeti af olmasına rağmen -düzenleme- ifadesinin kullanılmasıdır. İktidar yaptığı zamlar içinde düzenleme ifadesini kullanıyor, ama buradaki maksat farklı. Af teriminin toplumda iyi karşılanmadığını,tepki çekeceğini biliyor, onun için yapacağı PKK affına düzenleme ambalajını giydiriyor. Fakat tek sebep bu değil, DEMP ve Kandil’de toplanan bölücü unsurlar, baştan beri, “af istemiyoruz, biz suç işlemedik ki af isteyelim,”diyorlardı. Af kavramının yaptıkları eylemleri suç kategorisine soktuğu için bu kavramı kabul etmiyorlardı. Nitekim, AKP’li olup PKK’yı ulusal kurtuluş ordusu olarak gören birçok isim var. PKK, ulusal Kurtuluş Ordusu olunca, af kavramını kullanmak, onların kendilerine yapıştırmaya çalıştığı bu etiketin reddi anlamına geliyor. Bunu göze alamadıkları için düzenleme demeyi, vatandaşa bu şekilde satmayı tercih ettiler.

Üçüncüsü,  yine -suç işlememiş- tabiri ile ilgili. Aslında suç işlemeden teslim olan örgüt üyeleri için TCK’da ceza verilmeyeceğine dair bir düzenleme zaten var. TCK’nın 221/2 maddesi aynen şöyle:”Örgüt faaliyeti kapsamında başka bir suça karışmamış olan üye,gönüllü olarak örgütten ayrıldığını yetkili makamlara bildirirse ceza verilmez.” Madde gayet açık; bir örgüt üyesi örgüte üye olma dışında başka bir suça karışmamış ise teslim olduğunda her hangi bir ceza alması söz konusu değil. Öyleyse yasada böyle bir madde dururken niçin yeni bir düzenlemeye ihtiyaç duyuldu?  Çünkü suç işlememiş tabiri tamamen toplumsal tepkileri yatıştırmak için. Bu teröristlerin, hangilerinin  suça karıştığını veya karışmadığını kim nasıl bilecek?  Vatandaşa, “merak etmeyin biz katilleri, canileri affetmiyoruz, hasbelkader örgütte bulunmuş masumları(!?) affediyoruz,” mesajı veriliyor. Suç işleyenlere masum kisvesi giydirilerek böylece tepkilerin önü kesilmiş oluyor.

Bu işin bir cephesi, bir başka cephesi de düzenleme için izlenen yoldur. DEMP sözcüleri, tasarının Apo’nun onayına sunulduğunu, onunda yeterli bulmamakla birlikte bir kapının aralandığını söyleyerek onayladığını söylediler. Bir başkası “süreci Apo yönetiyor” dedi. Kapının aralanması, başka düzenlemelerinde vatandaşın hazım kapasitesine göre zamanı geldiğinde gündeme getirileceğini gösteriyor.  Hani yasal düzenleme yoktu? Pazarlık yoktu, bütün unsurları ile silah bırakacaklardı? Bu sözlerin hiç birinin doğru olmadığı ortaya çıktı. Örgüt yöneticilerinden Duran Kalkan da, “tasarı bir gelsin görelim, ona göre tavrımızı belirleyeceğiz” dedi. Yani tasarı millete ve onun meclisine sunulmadan APO ve Kandil’e sunuldu. Bu iddiaların hiç biri bugüne kadar yalanlanmadı. Devlet umurundan azıcık nasibi olanlar asla böyle bir uygulamaya geçit vermezler. Bu, hükümet dışı yeni  bir siyasi otorite  inşa etmektir. Devlet eliyle paralel bir siyasi güç merkezi kurmaktır. Kısacası egemenliğin bölünmesidir.Bunu benzer sorunlarla karşılaşan hiç bir ülke yapmadı, işte Sri Lanka, işte Peru, işte İngiltere, hangisi örgüt yöneticilerinin boynuna -kurucu önder- madalyası taktı? Hangisi terör örgütünü devletle eşitlediHangisi halkından sakladığı yasaları teröristlerin onayına sundu?

Terörü bitirmek için adabı ve usulünce görüşmeler yapılabilir. Suçlulara karşı  dirençlerini kıracak psikolojik öğeler de kullanılabilir. Ama devlet içinde asla rakip bir siyasi merkez yaratılamaz.Hele toplumda, suçu ve suçluyu ödüllendiriyor algısı oluşturulamaz. “Siz suç işlediniz, bebekleri, çocukları öldürdünüz, ama ben devlet olarak size bir fırsat daha veriyorum, yaptıklarınız yanlıştı,size yanlıştan dönme imkanı tanıyorum,” denilir.Bu çizgi hiç olmadı, olmadığı içinde pazarlık masasına devletin yapısı dahil her şey sürüldü? Niçin? PKK’nın desteği ile biraz daha iktidarda kalmak için. En büyük sorunumuz, bütün sorunlarımızı büyüten ve anası olan bu siyaset tarzıdır.

Devamını Oku

Av. Dr İrfan Sönmez’in kaleminden…Özgür muhalefet varsa demokrasi vardır.

Av. Dr İrfan Sönmez’in kaleminden…Özgür muhalefet varsa demokrasi vardır.
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Karl Popper,”Demokrasi mükemmel bir sistem olduğu için değil; kan dökmeden,seçim yoluyla hükümet değiştirmeye imkan tanıyan tek sistem olduğu için değerlidir.” der.

Seçimi değerli kılan onun iktidar değişikliğine imkan veren bir mekanizma olmasıdır. Ama bunun için sağlıklı bir rekabet ortamı ve özgür bir muhalefetin olması şarttır. Nitekim Popper, başka yazılarında buna da işaret etmiş, muhalefetin bastırıldığı bir yerde demokrasiden söz edilemeyeceğini ifade etmiştir.

Bizde demokrasi, seçime indirgenen bir sistem olarak görüldüğü  için, seçimi kazanan her şeyi kazandığını düşünerek hükümranlık sahasına muhalefeti de  dahil etmeye  çalışmıştır. Yönetim alanına muhalefeti de alması,demokrasinin olmazsa olmazı olan özgür muhalefet imkanını  zayıflatmış, seçim, iktidar değiştirmenin bir aracı olma gücünü büyük oranda yitirmiştir.

CHP’ye yönelik hamlelerin esas saiki budur ve hedef muhalefetsiz bir Türkiye’dir. Böyle bir ülkede artık demokrasinin varlığından,bağımsız bir yargıdan, özgür bir muhalefetten söz edilemez. Dünyanın hiç bir yerinde  yargının parti başkanlarını belirlemek gibi bir görevi yoktur.Parti yöneticileri kendi iç mekanizmaları ile seçilir, yargı sadece YSK eliyle hukuka uygunluk denetimi yapar, butlan yoluyla partilere başkan tayin edemez.

İktidar, bunu CHP’ye yönelik ve onunla sınırlı bir hamle gibi gösterse de hakikat bundan farklıdır. CHP, iktidarın karşısında onu yenme potansiyeline sahip-şimdilik- tek parti olduğu için hedef alındı. O potansiyel başka bir partide olsa, muhtemelen hedefteki parti o olacaktı. Esas gaye, seçimle gitme ihtimalini ortadan kaldırmak, bunun için ‘benim partimin’ yanına ‘benim muhalefetimi’ eklemekti.

Bu noktadan sonra şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; Erdoğan’ın MHP’sinden sonra, Erdoğan’ın bir CHP’si de oldu.Bu  ifade bazılarına abartılı gelebilir. Bunu anlamak için son haftalarda iktidarla aynı cephede yer alan partilerin bazı taleplerinin Erdoğan nezdinde gördüğü karşılığa bakmak kafi. BBP Genel Başkanı Destici, birkaç defa Çözüm süreci ile ilgili partisinin tepkilerini dile getirdi. Eleştirileri doğruydu, dikkate bile alınmadı. Bahçeli, çok değil on gün kadar önce Askeri hastanelerin açılması gerektiğini söyledi, bu da doğru ve gerekli bir ihtiyaçtı. İYİ parti bundan cesaret alarak Askeri hastanelerin açılması için bir önerge verdi,AKP oyları ile ret edildi.Bahçeli ve ekibi -çekimser kalarak- kendi taleplerine bile oy verecek cesareti gösteremediler. Bu durumda bu partilerin genel başkanlarının bir hükmünün olduğu söylenebilir mi? Sarayın daha hangi partileri yönettiğini, hangilerine nüfuz ettiğini bilmiyoruz. Muhalefetin her seçimde anketlerde öndeyken seçim kaybetmesi,  biraz da son viraja gelindiğinde -bilinçli,planlı- bir savrulmanın yaşanmasıdır.

Lakin,muhalefeti ezerek, sesini kısarak  her zaman iktidarda kalmak mümkün değildir. Şimdiye kadar mümkün oldu. Ama bu her zaman bu planın tutacağı anlamına gelmiyor. Mazlum ve mağdurlar yaratarak yol alanlar karşıtlarını zayıflatmaya çalışırken bazen de tam tersi olur. Vicdanların uyanmasına, adalet duygusunun harekete geçmesine sebep olurlar.Vatandaş particiliği bırakıp kötü yönetimden kurtulmak için birleşir.Ayrışmanın  yerini bütünleşme alır. Popper’in ifadesiyle:”Kim yönetecek sorusu yerine, kötü ve acımasız bir yönetimden kan dökmeden, barışçıl yollarla nasıl kurtuluruz sorusunu sormaya başlar.” Bu da otokratların sonu olur. Onun için eleştiri ve muhalefet özgürlüğüne sahip çıkmak gerekir, çünkü özgür bir muhalefet varsa demokrasi vardır.

Devamını Oku

Av. Dr. İrfan Sönmez’in kaleminden…Yazıcıoğlu davasında yeni dönem

Av. Dr. İrfan Sönmez’in kaleminden…Yazıcıoğlu davasında yeni dönem
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yazıcıoğlu cinayeti on yedi yıl sonra Ankara’ya taşındı. Bu bir adalet arayışı mıdır, yoksa gösterisi midir, bunu zaman gösterecek.

Bugüne kadar adalet, iktidar için hasımlarını susturmak için kullanılan bir araç oldu. Yargı bazılarının gözündeki çöpü görürken, bazılarının gözündeki merteği görmedi. On yedi yıldır Yazıcıoğlu davasına bakan yargı ile bugünkü yargı aynı yargı. Aynı hükümet, aynı parti, aynı kadro…

Şuna kesin olarak inanıyorum, iktidar kendine dokunacak davalarda hiç istekli davranmıyor. Kulağının üstüne yatmayı tercih ediyor. Sadece kendi amaçlarına hizmet edecek konulara el atıyor.

Sinan Ateş olayı aydınlatıldı mı mesela? Azmettiriciler belli olmasına rağmen hiç birinin üzerine gidilmedi. Gidilse, belki AKP’yi ayakta tutan kolonlardan biri çökecekti. Mansur Yavaş, Ankara Büyükşehir Belediyesinde kendinden önceki döneme ait yolsuzluk dosyalarını Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına vermişti, hangisinin üzerine gidildi? Onlarca CHP’li belediyeye yöneltilen suçlamaları, karesi ile çarpın, bir tane Melih Gökçek dönemi belediyesi etmez. Üzerine gidildi mi? Üstelik sn Arınç’ın ” kamu arazilerini parsel pasel peşkeş çekti” demesine rağmen. Bir tek savcı cesaret edip Arınç’ı çağırıp, bildiklerini anlatmasını istemedi.

On yedi yıldır Yazıcıoğlu’nun davasına bakanlar  bu iktidarın yargıçları, savcılarıydı, bugün  bakanlar da aynı hükümetin bürokratları. Ne değişti? Kahramanmaraş’ta bu dosyayı kapatan savcıyı terfi ettirip Elazığ’a başsavcı olarak atayan da bu hükümetti.O ihmaller,körlükler olmasa bugün başka bir senaryoyu konuşuyor olabilirdik.

Çok soru sorulabilir. Peşin olarak birilerini suçlamak da aklamak da yanlış. Hukuk zanla değil, delillerle hareket eder. Bu cinayet elbette aydınlatılmalı, dahli olanlar hak ettikleri cezayı çekmelidir. Bunun yolu önce vatandaşı adaletin varlığına inandırmaktır. Bugün tarafsız, adil, bağımsız bir yargının olduğuna inanıyor muyuz? Adaleti  o kadar örselediler ki, yargının her kararını tartışılır hale getirdiler. Sorun şu ki, yargı ne karar verirse versin bu güvensizlik  tartışmaları bitirmeye yetmeyecektir.. Bağımsız olmayan bir yargı -siyasi iradeye- rağmen bir karar veremez çünkü. Sağlıklı bir soruşturma ancak yargının bağımsızlığı ile mümkündür. Onun için önce siyaset yargıdan elini- ayağını çekmelidir.Yargıya en büyük destek onu her türlü etkiden, yönlendirmeden azade hale getirmektir.

Yazıcıoğlu öldürüldü mü, bana göre öldürüldü. Baştan beri kanaatim o yönde. Çünkü bu olaydan önce defalarca trafik kazası geçirdi. Kazaya karışıp kaçan araçların plaklarının sahte  olduğu  iddia edildi.Helikopterin düştüğü yer  tespit edilmesine rağmen -bilinçli olarak- başka yerde arandı.Helikopterde olayın aydınlanmasına yardımcı olacak cihazlar çalındı.Bunlar üst üste konulunca ortaya çıkan tablo bize olayın -kaza olmadığını- gösteriyor.

Yazıcıoğlu, namuslu, vatansever,yüzde yüz mümin bir şahsiyetti. Çizgisi netti, o Türk milletinin, inançlarının, ülkesinin hizmetindeydi. Satın alınamaz bir seciyeye sahipti.Ölümünün de bu karakter yapısıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Belli ki, geleceği planlayanlar;-  onu emellerinin önünde -aşamayacakları bir engel olarak gördüler, diz çöktüremeyeceklerini anlayınca da şehit ettiler.

Bugün onun çizgisinde olduğunu söyleyen  partiler var.Onun çizgisi, teröristlerle, devletin yapısını pazarlık etmeye karşıydı. Onun çizgisi, AKP’yi işbirlikçi olarak görürdü. MYK toplantılarında bunu ondan defalarca duydum. Onun çizgisi tek adamlık değil, tek millet perspektifi üzerine kuruluydu.Onun çizgisi agresif, düşmanlaştırıcı değil, yatıştırıcı, bütünleştirici,kucaklayıcı bir siyaset çizgisiydi. O BOP’çu değildi, olanı da bu ülke için tehdit olarak görürdü. O bu nedenle Erdoğan’ın davetini reddetmişti. Onun yolunda yürüyenlerinde aynı duyarlılıkla hareket etmeleri gerekir. Onu sevmek, onun ismini kullanmak değil, fikirlerinin peşinden gitmektir.

Evet, bu cinayet aydınlatılmalıdır. O yıl(2009) rahmetli Yazıcıoğlu’nun geçirdiği kazalardan, izlediği siyasetin kim veya kimleri rahatsız ettiğinden, Çağlayancerit’e kim tarafından davet edildiğinden, Helikopter’i kimin tuttuğundan,arama- kurtarma çalışmalarını kimin sabote ettiğinden, F-16’ların rotalarından, pilotlarından, bunların  ilişkilerine kadar  bütün ihtimaller tek tek masaya yatırılmalıdır. Ancak bu tip siyasi cinayetler -siyasi gündemden- bağımsız değerlendirilemez. Yazıcıoğlu spor olsun diye şehit edilmedi. O tarihlerde izlediği politika ve gündeme de bakmak gerekir. O tarihte Suriye sınırlarındaki mayınların temizlenmesi ve bu işin İsrail’e verilerek karşılığında temizlenmiş arazinin kiraya verilmesi gündemdeydi Yazıcıoğlu buna çok sert  tepki gösterdi. Arkadaşlarını alarak sınıra gitti, “bu oyunu neye mal olursa olsun bozacağını” söyledi. Bozdu da.  Onun tepkisi üzerine mayın temizleme işi İsrail’e verilmedi, ama öldükten iki- üç ay sonra başkalarına ihale edildi. İkinci gündem Oslo görüşmeleriydi, henüz basına sızmamıştı ama Yazıcıoğlu’nun kulağına fısıldanmıştı. Etrafındakileri, ülkeyi bölmek,kardeşi kardeşten ayırmak için  yakında bu meseleyi gündeme getirecekler diyor, sıkı durun diye uyarıyordu. O şehit edildikten sonra Oslo’da özerklik, eyaletleşme, yetkilerin yerel yönetimlere devri üzerine PKK ile görüşmeler yapıldığı ortaya çıktı. Hiç bir siyasi cinayet o günün siyasi gündeminden bağımsız düşünülemez. Meselenin bu yönünü ihmal belki tetikçileri ortaya çıkarır ama azmettiricilerin üzerini örter. Onun için o dönem Yazıcıoğlu’nun kurduğu  savunma hattının  kim veya kimleri rahatsız ettiğine bakmak lazımdır.

Davada ilk defa şüpheliler –kasten öldürme- suçlaması ile tutuklandılar. Bu, soruşturmanın ciddiyetine işarettir. Cinayetin aydınlatılması Türk siyaseti için bir namus borcudur. Bugün ona yapılanın yarın başkasına yapılmaması için bu şarttır. Zira,siyaset kurumu gerekli dirayeti gösterip, bu olayı açığa kavuştururken kendini de korumuş olacaktır. Olay aydınlanırsa, onun dostları,arkadaşları,ülküdaşları olarak buna vesile olanlara elbette ki, amasız, fakatsız minnettar olacağız.Aksi takdirde, bu ülkenin bazı kurumları, Apo’yu yaşattı, Yazıcıoğlu’nu yaşatmak için hiç bir şey yapmadı demeye devam edeceğiz.

Devamını Oku

Av Dr. İrfan Sönmez’in kaleminden…Değişe Değişe Apo’ya

Av Dr. İrfan Sönmez’in kaleminden…Değişe Değişe Apo’ya
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Apo hiç değişmedi, dün ne söylüyorsa bugün de onu söylüyor. Değişen, ülkeyi yönetenler, dün meydanlarda ip atanlar, mangalda kül bırakmayanlardır.İmralı Notlarına bakın, göreceksiniz, Apo birinci çözüm sürecinde ne istiyorsa şimdi de onu istiyor.

 

Ana dilde eğitim diyordu, bugünde onu diyor. Tek fark,dün, sadece özel okullarda yeterli görüyordu, bugün resmi dil olmalı diyor.

 

‘Ulus devlet faşizmdir’ diyordu, bugünde diyor. Çünkü ulus devlet, tekçi, bütüncü, parçalanma kabul etmeyen bir devlet şeklidir. Ulus devlet durdukça emellerine ulaşamayacaklarını biliyorlar. Onun için ümmet hapıyla toplumu efsunlamaya çalışanlarla kolayca halvete girebildiler.Ümmet bir dayanışma şekli, ulus devlet ise bir devlet biçimidir.İkisini aynı torbaya koymak ya bilgisizlik yahut hainliktir.

 

Kürtlere anayasal statü diyordu, bugünde diyor. Statüden kasıt, bir etnik grubu milli egemenliğe ortak etmek. Oysa egemenlik etnilere değil tüm vatandaşlara aittir. Anayasal statü verdiğiniz zaman şartların uygun olduğu bir gelecekte, “zaten anayasanız bu ülkenin yarısının bize ait olduğunu kabul ediyor, biz artık bu evliliği sonlandırmak istiyoruz” dediklerinde, bunu engelleyecek hiç bir hukuki dayanağınız kalmaz. Self-determinasyon yahut halkın kendi kaderini tayin hakkı, aslında toplumların birbirinden boşanma hakkıdır. Anayasaya PKK ve bileşenlerinin istediği ifadeyi koymak -boşanma hakkını- anayasal hale getirmektir.

 

Eşit vatandaşlık, diyordu, bugünde diyor, bazı saflar -eşitlikten kastın vatandaşların eşitliği olduğunu sanıyor. Oysa maksat, etnik eşitlik yanı bireye dayanan anayasa yerine, etnilere, toplumsal parçalara dayanan bir anayasa. Bu ülkeyi, yukarıdaki bir önceki taleple aynı noktaya götürür. Devlet vatandaş odaklı olmaktan çıkar, yerini etnik parçalar, kategoriler alır.Talepler bana diye değil, bize diye yapılır.

 

İktidar bütün bu taleplere evet diyecek mi, bilmiyoruz. Evet demek, yeniden seçilmek uğruna bölünme dahil her şeyi göze almaktır. Bunun faturası çok ağır olur. Şimdiden büyük bir maliyetin ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Bu talepleri konuşmak, gündemde tutmak, aslında vatandaşı alıştırmak, bölgedeki insanları da bu konular ve talepler karşılanmadığı takdirde tatminsiz ve isyankar hale getirmektir. Apo yıllar önce ne diyordu:” Özerkliği konuşun, toplumu bu kavrama alıştırın.” Bu konuşmalar, tartışmalar işte onun için, vatandaşa narkoz verip ameliyata hazırlıyorlar. Bahçeli ve Erdoğan tutumları ile bu yolu açtılar.

 

Geçen gün Serdar Akinan’ın Youtube’de bir videosunu izledim.. Dolaylı olarak Iraktaki “kesnizani- tarikatı gibi bir yapılanmanın Türkiye’de de bulunduğunu söylüyor. Kesnizani, Kürtçede, ‘kimsenin bilmediği’ demek. Akinan’ın haber kaynağı, bu yapının, yeni süreci yönettiğini, bizim kesnizanimizin bugüne kadar ülke bütünlüğünü tehlikeye sokacak bir taviz vermediğini ve vermeyeceğini söylüyor.

 

Komplo teorilerine çok yatkın bir milletiz. Böyle bir yapı var mıdır, yok mudur bilemem. Lakin eğer gerçekten varsa, milleti bu kadar yanlışa alıştırmaları, bölünmeyi, federalizmi, dil parçalanmasını pazarlık masasına taşınır hale getirmeleri, bunların ülkesinin en hain insanları olduğu anlamına gelir. Apo yakalandığında da o asılmasın diye devlet içinde bazı çevreler bin bir türlü yalan söylemişti.. Sözde Apo’yu kullanacaklardı, ama Apo yaşatılarak PKK’yı yaşatıldı..

 

PKK yaşadığı içinde vatan toprağı pazarlık masasına sürülebilirdi. Belki de örtülü amaç buydu. Devletin gizlisi, saklısı olmaz. Devlet açık, denetlenebilir, şeffaf olması gereken bir aygıttır. Böyle olmak zorundadır. Devlet içinde devlet olmaz, olursa millet iradesinin, seçimlerin hiç bir anlamı kalmaz. Çünkü seçilenler bir dekor malzemesine döner.Ülkeyi görünenler değil, görünmeyenler yönetir. Hainleri yağlayarak, büyüterek ülkeye hizmet edilmez.

 

Böyle bir yapı varsa Apo’dan ve onun ihanet şebekesinden önce bunlar cezalandırılmalıdır. Çünkü Apo hayatını, PKK varlığını ona borçludur. PKK’nın isteklerine evet denilerek memlekete hizmet edilmez, ülke ve milletin birliği korunmaz. Bu kadar etkiliyse bu yapı, İsrail, Cumhurbaşkanları, Generalleri eliyle koymuş gibi bulup imha ederken, bu yapı niye bugüne kadar PKK’nın yıllanmış merkez kadrosundan bir kişiyi bile alamadı?

Bayık’ın, Karayılan’ın, Duran Kalkan’ın, Karasu’nun, Besse Hozat’ın hala yaşıyor olması, bu ülkedeki bütün güvenlik kurumlarının ayıbı ve utancıdır. Vatana hizmet, PKK’yı muhatap alarak değil, onu bitirerek, Kürt’le haini ayırarak,bu ülkenin bütün insanlarını kucaklayarak, devletle vatandaş arasındaki bağı güçlendirerek olur. Kimse ülkeyi terörden arındırmayın demiyor, bunu devlet ve milletin bütünlüğünü tartışılır hale getirecek şekilde yapmayın diyor.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.