05 Nisan 2026 Pazar
BAŞKAN DUMANDAĞ CUMHURBAŞKANI YARDIMCISI YILMAZ İLE ELAZIĞ’I KONUŞTU Elazığ Ticaret Borsası Başkanı Mehmet Ali Dumandağ, Diyarbakır’da düzenlenen ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın da katıldığı Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Tarım, Gıda ve Sanayi Odaklı Kalkınma Vizyonu Çalıştayı’nda Elazığ tarım ve hayvancılığı ile ilgili önemli değerlendirmelerde bulundu. Diyarbakır Valiliği, Tarımsal Strateji ve Politika Geliştirme Merkezi, Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası, Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu ve Diyarbakır AB Bilgi Merkezi işbirliğinde "Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Tarım Gıda ve Sanayi Odaklı Kalkınma Vizyonu Çalıştayı" başladı. Çalıştaya Elazığ Ticaret Borsası Başkanı Mehmet Ali Dumandağ, Meclis Başkanı Aydın Torgut ve Başkan Yardımcısı Mehmet Şekerdağ da katıldı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da tarım ve gıda sanayi odaklı kalkınma vizyonunun ele alındığı çalıştayda, bölgenin ekonomik potansiyeli kapsamlı şekilde değerlendirildi. Çalıştay ile ilgili değerlendirmelerde bulunan Ticaret Borsası Başkanı Mehmet Ali Dumandağ şu ifadeleri kullandı; “Kamu, özel sektör ve sivil toplum temsilcilerinin katılımıyla gerçekleştirilen çalıştayda; tarımsal üretimin artırılması, gıda sanayinin güçlendirilmesi, kırsal kalkınmanın desteklenmesi ve istihdamın artırılmasına yönelik önemli başlıklar ele alındı. Bölge illerinin sahip olduğu doğal kaynaklar, üretim kapasitesi ve stratejik avantajların daha etkin kullanılması gerektiğine dikkat çekildi, sürdürülebilir kalkınma hedefleri doğrultusunda ortak akıl vurgusu ön plana çıktı. Çalıştayda ayrıca, üretici destek mekanizmalarının güçlendirilmesi, yatırım ortamının iyileştirilmesi ve kamu-özel sektör iş birliğinin artırılmasına yönelik öneriler paylaşıldı. Tarım ve gıda sanayinin bölgesel kalkınmadaki lokomotif rolüne dikkat çekilerek, bu alanlarda atılacak adımların bölge ekonomisine doğrudan katkı sunacağı ifade edildi. Bizler de Elazığ’ın bu anlamda önemli bir merkez olabileceğini ifade ederek bu noktada yapılması gerekenleri anlattık. Çalıştay sonrasında Cumhurbaşkanı Yardımcısı Sayın Cevdet Yılmaz ile de bir araya gelme fırsatımız oldu. Görüşmemizde kendisine Elazığ özelinde yürüttüğümüz projelerimiz, üretim kapasitemizin artırılması ve gıda sanayine yönelik yatırımlarla ilgili brifing verdik. Elazığlı hemşerilerimize kendilerinin çok selamı vardı. Bizler de Sayın Cevdet Yılmaz’a, Elazığ’a verdiği değer ve sağladığı katkılar için teşekkür ediyoruz. Ben bu duygularla böylesi özel ve anlamlı çalıştayın şehrimize ve bölgemize önemli katkılar sağlayacağına inandığımı belirtiyor, çalıştayın düzenlenmesinde emeği geçen ve misafirperverliğiyle bizleri onore eden Diyarbakır Valisi Sayın Murat Zorluoğlu başta olmak üzere herkese teşekkür ediyorum.”
Cezmi Orkun yazdı...Su hayattır ama...
Semih Işıkver'den Elazığspor’a Dev Prim Desteği: “Bizler İnandık, Siz de İnanın!”
Av. Dr. İrfan Sönmez'in kaleminden...Hukuka bağlılık mı,güce bağlılık mı?
Букмекерская Контора «париматч»: Обзор Компании И Ее Особенностей
Bir ülkede adalet yoksa, devlet bir gölgeden ibarettir.
Adaletin varlığı ise diğer kuvvetlere- bilhassa- yürütme erkine karşı bağımsız olmasına bağlıdır.
ABD’de başkanlık sistemi var, ama Trump istediği her şeyi yapamıyor. Çünkü bağımsız bir yargı var, Trump’ın yasalara uymayan taleplerini geri çevirerek onun -seçilmiş bir kral- olmasına, görev sınırlarının dışına çıkmasına engel oluyor.
Bunun en yakın örnekleri FED başkanı Powell ile Trump arasındaki çekişmedir. Geniş yetkilerine ve hukuk tanımaz kişiliğine rağmen Trump, Powell’i görevden almayı veya baskı ile istifa ettirmeyi başaramadı. Çünkü, ABD’de Merkez Bankası bağımsız ve hukuki mevzuat siyasi iradenin onu görevden almasına cevaz vermiyor. Bunun faydası, ülke kaynaklarının siyasetçilerin ikbal ve hırslarına göre kullanılmasına imkan vermemesi, toplumun yararının gözetilmesidir. Oysa bizde her seçim musluklar açılır, vatandaşın ağzına bir parmak bal sürülür,kaynaklar çarçur edilir, bir dahaki seçime kadar,seçimdeki savrukluk telafi edilmeye çalışılır. Sonuç ekonomik kriz ve vatandaşa bir vermişken beş geri almaktır.
Bir başka örnek olayda, İran Savaşında ABD’de birçok üst düzey komutanın ya istifa etmesi yahut görevden alınmasıdır. Medyaya düşen haberlerde, komutanların Trump’ın bazı taleplerini, ” Biz Trump’a değil, Anayasaya bağlıyız” diyerek reddetmeleridir.Hukuka bağlılık, hukuksuzluğu itiyat haline getiren Trump’ın önünü kesmiş,kralcılık oynamasına imkan tanımamıştır.Askerlerin bu tavrı devlet görevi yürütenlerin ne ve nelere bağlı olması gerektiği hususunda çarpıcı bir örnektir.Bizde olmayan budur. Her seviyede memur,-çoğunlukla- yasalardan çok iktidarı elinde bulunduranlara bağlıdır. Yasa ile siyasi güç arasında tercihini siyasi erkten yana yapmaktadır. Bu da yasaları işlevsiz ve anlamsız hale getirmektedir.
Aynı şey partiler ile vatandaşlar, seçmenler arasındaki ilişkilerde de geçerlidir. Bir partiye gönül verenler, onun ideolojisinden,fikirlerinden, programından ziyade -liderine- bağlanmaktadır.Fikre bağlılıktan çok kişiye bağlılık söz konusudur. Böyle olduğu için de, o partinin lideri o partinin dünya görüşüne ters düştüğünde bile bağlılık ve mensubiyetini sürdürmekte, partisi ile bağını bu ilişki üzerinden devam ettirmektedir. Özellikle sağ kategorisinde tanımlanan partilerin neredeyse tamamında durum budur.Seçmenler şu veya bu partiliden çok şu veya bu parti liderinin bağlısıdır. Öyle olmasaydı, şu son bir yıl içinde özellikle –açılım-saçılım sürecinde- yaşananlar ile ekonomideki iflasın Türk siyasetindeki dengeleri alt üst etmesi gerekirdi. Ama etmemiştir. Dün ötekine kahrolsun diyenler, bugün var olsun diyebilmektedir.Dün düşman veya hain kategorisine sokulanlar bugün ödüllendirildiğinde alkışlayabilmektedir.Çünkü ibre parti lideridir. Fikir de, ideoloji de odur.
Böyle olmasının sebebi; cehalet, bilgisizlik,eleştirel düşünememek ve hukuka bağlılık şuurundan mahrum olmakla ilgilidir. Güce bağlılığın yerini hukuka, kişiye-lidere bağlılığın yerini fikir ve düşünceye bağlılık almadığı müddetçe kahrolsunla-varolsun arasında hiç bir mesafe olmayacaktır.
Bugün olan da budur!
Mart ayında farklı tarihlerde dört adet füze Türkiye hava sahasında imha edildi. İddiaya göre füzeler İran’dan atılmıştı. İran, iddiaları yalanlayarak, bayraklarının taklit edildiğini söyledi.
Gazeteler, füzelerin NATO savunma sistemleri tarafından imha edildiğini yazdı. İncirlik’e Patriotlar konuşlandırıldı, bir NATO sempatisi yaratıldı. Öyle ya, NATO sayesinde herhangi bir zayiat vermemiş, onun sayesinde İran füzelerinden kurtulmuştuk. Bundan sonra da NATO şemsiyesi altında kendimizi güvende hissedebilirdik.
Ama çok geçmeden bu sempati kampanyasının sebebi anlaşıldı; maddem tehdit altındaydık, bu tehdidi savuşturmak için Doğu’da bir NATO kolordusunun kurulması dillendirilmeye başlandı. Hatta bazı görevlendirmelerinin bile yapıldığı yazıldı. Bu kadarla da yetinilmedi, boğazların korunması için de böyle bir NATO korumasının şart olduğu empoze edilmeye başlandı.
Bu ilginç değil mi?
NATO üyesi olduğumuza göre bir dış saldırıda zaten NATO’nun bize ait yükümlülüklerini yerine getirmesi gerekmez mi, bunun için illa bu ülkede bir Kolordu’nun kurulması mı gerekiyor?
Belli ki, NATO sevgisi yaratmaya çalışmanın arkasında vatan toprağına NATO askerini sokmanın toplumsal zeminini yaratma düşüncesi yatıyordu. Önce İran füzeleri ile İran karşıtlığı ve tehdit algısı ardından Kolordu kurmanın gerekliliği…
Yıllardır iktidara yakın televizyonlar, bangır bangır yaptığımız silahlardan bahsediyorlar. Her seçim uçurulan uçak ve yerli üretim tank reklamları yapılıyor. Neredeyse silah teknolojisinde ABD ve Çin’i geçtiğimizi iddia edecekler. Silah sanayinde bu kadar ileriysek bizi niye başkaları korusun? ABD, İran füzelerine karşı Katar’daki, Kuveyt’teki, S.Arabistan’daki üslerini ve bu ülkeleri koruyamadı. Kimse başkaları için kendi çocuklarını feda etmez. ABD’de İran Savaşına karşı sokağa çıkan,” Biz İsrail’in kuklası değiliz, krallar istemiyoruz” diyerek ABD’nin bu savaşa iştirakini protesto eden milyonların tepkisini hatırlayın. Kendini koruyamayan bir ülkeyi kimse koruyamaz. Kimse sizin yerinize –karşılıksız- bedel ödemez.
Amerika’nın Irak/körfez savaşında Türkiye’de ABD askerlerini konuşlandırma tezkeresi Erdoğan’ın gayretlerine rağmen geçmemişti. Bu doğru bir karardı, meclisin o tarihlerde iyi-kötü bir bağımsızlığı vardı. Tezkere geçmiş olsaydı,75-80 bin ABD askeri gelecek, bunların bir kısmı Türkiye’de kalacak, bir kısmı Irak’a kara harekatı yapacaktı. Tezkere geçmeyince bu oyun bozuldu. Geçmiş olsaydı ne olurdu? Muhtemelen ABD askerleri uzun süre burada kalır, tahmin edilemeyecek ölçüde sıkıntılara sebep olurdu. Kore Savaşı 1950’de başladı 1953’te bitti. Aradan neredeyse 73 yıl geçmesine rağmen hala binlerce ABD askeri Güney Kore’de kalmaya devam ediyor. ABD girdiği yerden kolay kolay çıkmıyor. Hele devşirilmiş, defolu siyasetçiler de bulmuşsa hiç çıkmıyor. NATO’da farklı ülkelerin askeri bulunmasına rağmen, NATO büyük oranda ABD demektir. Ne adına olursa olsun, ülke sınırları içinde böyle bir Kolordu’ya izin vermek ülke güvenliğini başkalarının insafına terk etmektir. Buna karar verecek olanlar, geçmişte Çekiç Güç’ün ne ve nelere sebep olduğunu bir defa daha hatırlamalarında fayda var.
Niye doğuda, niye şimdi? Doğru olan Suriye ve İsrail’den gelebilecek muhtemel tehditlere karşı Türkiye’nin güney sınırımızda bir Kolordu kurması ve sınır boyunda yeni ilçeler kurarak iki bölge arasında etkileşimi en aza indirmesidir.
Milliyetçiler, 12 Eylül’de büyük bir travma yaşadılar. Hapishanelerde, işkence hanelerde büyük bedeller ödediler.Bazı kurumlarla ilgili düşünce ve kabullerinin yanlışlığını gördüler. Devlet denen mekanizmayı daha yakından tanıdılar.
Uzun hapishane yıllarında inandıkları ile karşılaştıkları gerçekleri muhasebe ve mukayese etme imkanı buldular.Bu, bazı düşünceleri yenileme,tadil etme ihtiyacını doğurdu. Dışarı çıktıklarında ise artık hiç bir şey eskisi gibi değildi, dünya değişmiş,insanlar başkalaşmıştı. Başka bir gerçeklikti yaşanmakta olan.
Milliyetçiliği bu gerçeklik üzerine oturtmak şarttı.
Toplumu kuşatacak, bütünleştirici, herkesin ondan kendine ait bir şeyler bulacağı yeni bir milliyetçilik arayışına gidildi. Hala o arayış sürüyor.Milletsiz milliyetçilikten,manevi yanı boşaltılmış milliyetçilik anlayışına kadar sahneye birçok milliyetçilik anlayışları sürüldü. Önceden de farkı milliyetçilikler var ancak bu kadar parçalı ve birbirinden uzak değildi.
Milliyetçilik devletini kurmuş toplumlar için bir bütünleştirme,ulus devlet birliğini pekiştirme doktrinidir.Bunun için hitap ettiği toplumun ortak değerlerinden hareket eder. Mümkün olduğu kadar büyük bir kitleyi bu değerlerde buluşturmaya çalışır.Her topluluk benzer yöntemlerle farklı değerler üzerinden uluslaşır.Millet aslında bir değerler topluluğudur.
Milletlerin harcında dinin büyük yeri vardır.Aynı dine inananlar ortak bir tarih ve dile de sahiplerse daha kolay milletleşirler.Milliyetçilik, hitap ettiği topluluğun en çok paylaşılan, ortaklaşılan değerlerini seçer,onlar üzerinden bir bilinç oluşturmaya çalışır.Milliyetçiliklerin bir çoğunda din en önemli kaynaştırıcı faktördür.Antony Smith,”Seçilmiş Halklar” isimli kitabında din- milliyetçilik ilişkisine şu şekilde işaret eder:”Milliyetçilik seküler,merkezci, ideolojik bir harekettir, ama aynı zamanda değişen derecelerde,belirlenmiş nüfusun dini geleneklerinin bazı sembollerini,mitlerini, ritüellerini de kullanır.” (s.56) Milliyetçiliğin gücünü, din ve kutsalla girdiği ilişki ve içiçeliğe bağlar.Din milliyetçilikle ilişkiye girince onu da kutsallaştırır. Smith, “milletler, inancın ve etnik cemaatlerin unsurlarını birleştirerek yeni bir sentez üretirler, bu da onun gücünün ve ilhamının çoğunu dini inançlardan,ahlaki duygulardan ve kutsal ayinlerden aldığını gösterir,”der.(s.47) Helen milliyetçiliğinden örnek veren Smith,” onlara göre Osmanlı’ya karşı verilen mücadele,yabancı Türk’ten daha çok kafir Müslümanlara karşı verilen mücadeleydi.(s.38) Yunan milliyetçiliği, mücadelesini dini bir renge boyamış,toplumu bu temel üzerinden seferber etmiştir. Bush’un körfez savaşını “Haçlı seferi” olarak adlandırması da aynı din- milliyetçilik perspektifinin bir ürünüdür. Günümüzde İsrail’in Gazze’de uyguladığı soykırım dinle beslenmiş bir milliyetçilikten başka bir şey değildir.
Türk milleti Müslüman’dır ve İslam en çok bağlanılan ve paylaşılan değerdir.Milliyetçiliğe ruh veren anlam kazandıran İslam’dır. Keza,insanları fedakarlığa ikna eden, toplumun motivasyon kaynağı dindir. Lakin son yıllarda dinle milliyetçiliği ayrıştıran içi boşaltılmış bir milliyetçilik pompalanmaktadır.12 Eylül’den önce verilen mücadele bile yeniden yorumlanarak dini veçhesi olmayan bir mücadele olarak anlatılıyor. Bunu yapanların çoğu o tarihte sokakta olmayan ve sokakta olanların hangi motivasyonla hareket ettiğini bilmeyenlerdir.Milliyetçilerin İlayı Kelimetullah diye bir davalarının olmadığını söylemektedirler.İlayı Kelimetullah, Allah’ın kelimesini yüceltmektir. Yüceltmenin bir şekli de, kutsallarımızı çiğnetmemek, bu ülkede kıyamete kadar ezan seslerinin kesilmemesini sağlamaktır. Dini ve ona ait her şeyi ret eden komünist bir harekete karşı durmak,inançlarımızın vatan coğrafyasından kovulmasına engel olmak Allah’ın kelimesini yüceltmek değil de nedir? Rahmetli Türkeş,” Ben sizi ıspanak fiyatına satılan demokrasiye çağırmıyorum, ben sizi hak yoluna, hakikat yoluna, kısacası Allah yoluna çağırıyorum” dediği içim milyonlar peşine takılmıştı. Vatanı müdafaa hak yoludur. Namusu müdafaa hak yoludur. İnançlarımıza yönelen tehditlerle mücadele hak yoludur.Bunları dinden soyutlamak toplumu ıspanağa çağırmaktır.İşte onun için Türk’ün ruhuna nüfuz edemiyor,düne kadar duası bizimle olan bir milletin yeterli desteğini alamıyoruz.Bu, dinin siyasete taşınması değildir.Dinin toplumu bütünleştirmede ve seferber etmedeki rolünü anlamaktır.İslam’ı göz ardı ederek bu ülkede milliyetçilik yapmanın taraftar bulamayacağını, görmektir.Ruhu alınmış bir milliyetçilik pompalayanlar şu sorunun cevabını düşünmelidir; ölümün manevi bir ödülü yoksa kim, niye ölsün?. Bunu bile anlayamamışlar.
Ülkenin birçok yerinde Nevruz kutlamaları yapıldı.
Bazı yerlerde Bahar Bayramı olarak, bazı yerlerde bir uluslaşma aracı olarak… Nevruz, Türklere ait bir bayram, İran kültürüne girmeden çok önce, kaynaklar, Türkler tarafından kutlandığını söylüyor. Anadolu Türklüğünün Orta Asya Türklüğü ile sürekliliğinin kesilmesi ile bu coğrafyada önemini kaybetti. PKK’nın bunu bir Kürt Uluslaşması aracı olarak kullanması ile birlikte yeniden Anadolu Türklüğünün gündemine girdi. Ancak bayramın menşei ne olursa olsun bugün Kürt uluslaşmasının en önemli ve en etkili araçlarından biri haline gelmiştir. Nevruz, artık bir bayram değil bir ayrışma, bir farklılaşma malzemesidir, en azından bölücü çevreler bakımından.
Kutlamalara da bu zaviyeden bakmak lazım. Dün Diyarbakır’da bir bayram değil, teröristlerin eli kanlı katillerin kutsanması vardı. Daha kısa bir süre önce, 2024 yılında TUSAŞ saldırısında beş vatandaşımızı şehit eden teröristlerin resimli pankartları taşındı, Apo’nun mesajı okundu, Tuncer Bakırhan baştan sona tahrik ve kışkırtma kokan bir konuşma yaptı. “Kürtler statü istiyor,Yerel Demokrasi istiyor, ana dilleriyle eğitim yapmak istiyor” dedi. Bu taleplerin açılımı, bir cümle ile ‘ayrışmak,bölünmek istiyoruz’ demekti. Tom Barract, daha önce bir açıklamasında,” Türkler özerklik kelimesinden çok ürküyorlar,” demişti. Onun için taktik değiştirip yerel demokrasi demeye başladılar. Yerel demokrasi demek, buradan elinizi ayağınızı çekin, burayı biz yönetelim demektir. Bakırhan bunu açık açık söyledi.
‘Terörsüz Türkiye’ süreci başladığından beri ısrarla bu sürecin ‘bizi bölünmüş Türkiye’ye’ götüreceğini yazıyorum. Yerelleşme, aynı zamanda bir bölgede yaşayanlar için yeni sınırlar çizmek, o bölgeyi o insanlar için vatan yapmaktır. Sovyetler, Orta Asya’yı işgal ettiğinde şimdiki Türk Cumhuriyetlerine ait böyle sınırlar yoktu. Bu sınırları bölgeyi parçalamak ve kolay yutabilmek için Sovyet yönetimi çizmişti. Sovyetlerin yıkılışından sonra o sınırlar o devletlerin tabii sınırları gibi görüldü ve öylece kabul edildi. Ortadoğu’daki sınırlar da öyledir; Çizenler(Sykes-Picot) İngilizlerle, Fransızlardır, bugün onu canla başla doğal sınırlarımız diye savunanlar ise bölge halklarıdır.Önemli olan, sınırları kimin çizdiği değil onun, zamanla tabii sınırlar olarak görülmesi ve benimseniyor olmasıdır. Bakırhan bunu biliyor, böyle bir taviz koparılırsa -bölgede- TC’nin egemenliği yerine kendi egemenliklerinin geçeceğini düşünüyor.
Bölünme, sadece bir kısım toprağın mukaddes vatan toprağından koparılması değildir. Asıl bölünme, insanların/toplulukların farklı yönlere gitmesi,farklı siyasal projelere inanır hale gelmesidir. Tarih bize önce insanın, sonra toprağın kaybedildiğini söylüyor. ‘Terörsüz Türkiye’ aldatmacası ile bölge insanı iyice PKK’nın kucağına itildi. Kürtler bir bütün olarak PKK ve Öcalan’ın ipoteği altına sokuldu. Onlara hepinizin temsilcisi Apo’dur mesajı verildi. Devlet içinde ayrı bir -siyasi merkez- oluşturuldu. Açıkça PKK’nın 40 yılda yapamadığı, şimdi üçüncüsü denenen -süreçlerle-yapıldı.
Sürecin mimarları bu nereye gittiği belli süreçle ilgili eleştirilere çok sert cevaplar veriyorlar. Mümkün olsa -kimse konuşmasın- diyecekler.Oysa süreci eleştirenler yıkıcı bir dil kullanmıyor, Kürtlerle kardeşliğimiz bozulmasın diye özenle PKK ve artıklarını Kürtlerden ayırıyor. Eleştirilerini Kürtleri incitmemeyi hedefleyen bir dil üzerinden yapıyor. Ama Bakırhan’ın dili öyle mi? Her kelimesinden kin ve kan damlıyor. Tehdit ediyor, “mecbursunuz” diyor,”Kürtler artık basit düzenlemelere razı olmaz” diyerek bütün yolları kapatıyor. “Müzakere edilecek bir şey yok şunları şunları yapın” diyor. Bu dil tabii olarak karşıtını üretiyor.Ana dilde eğitim mesela, diyelim ki,bölgede Kürtçe eğitim yapmaya karar verdiniz. Bölgede Türklüğü hatırlatan her şey silinecek, çocukların esas dili Kürtçe olacak,Türkçeyi doğru dürüst öğrenemeyecek, Türkçeyi iyi bilmeyen biri Türkiye’nin hangi kurumunda görev yapabilir? Ona diline uygun bir devlet mi vereceksiniz?
Soruları çoğaltmak mümkün, dün şayet Nevruz etkinliklerini izledilerse sebep oldukları manzara karşısında -çözümcüler- ne düşündüklerini merak ediyorum; Mesela,Erdoğan,Bahçeli ve Kurtulmuş,ne düşündüler acaba? Bir an olsun hata ettik diye düşündüler mi? Yahut ” biz ne istemiştik, bunlar nasıl anlamış” diye içlerinden geçirdiler mi?
Türkiye çok sancılı, çok yanlış bir yola sokuldu.İki yıl önceki Nevruz kutlamalarını dünkü kutlama ile sayısal/katılım açısından mukayese ederseniz ne dediğimi anlarsınız.Umarım, çok geç olmadan bu mayınlı yoldan dönülür, bölge PKK’nın insafına terk edilmez, yoksa… Yoksasını düşünmek bile istemiyorum.
Bernard Lewis’in Müslüman toplulukların siyaset anlayışları ile ilgili isabetli bir tespiti var, şöyle der: yönetimin çürüdüğü ,yozlaştığı dönemlerde bile, Müslüman yazarlar hükümdarın yönetme yetkisi ve otoritesinin ,bu yetki hangi yoldan ele geçirilmiş ve nasıl uygulanmakta olursa olsun,ilahi irade sonucu oluşmuş bir gereklilik olduğu görüşünü sürdürmüşlerdir.”(İslam’ın Siyasal Söylemi,s.54)
Bugün geniş bir çevrede bu anlayışın hala devam ettiğini, İslam dünyası ile demokrasi arasında bir aşılmaz duvar gibi durduğunu söyleyebiliriz.
Bir yetki, ilahi iradeye isnat edildiğinde, onu sorgulamak, denetlemek artık mümkün olmamaktadır. Çünkü ilahi olanı denetlemek, beşeri olanı ilahi olanın üstüne çıkarmaktır. Böyle bir denetim ancak yönetme yetkisinin Allah tarafından değil, hitap ettiği topluluk tarafından verildiğini kabul etmekle mümkün olur. Allah’tan olanı denetlemek için ondan daha üstün bir gücün varlığını kabul etmek gerekir. Bu da en hafif tabirle şirk, yani Allah’a ortak çıkarmaktır.
Yönetimi ilahi iradeye bağlamak veya Emevilerin yaptığı gibi kaderle ilişkilendirmek aslında İslam’dan neşet eden bir durum değil, tamamen dönemin İslam okumalarından kaynaklı bir durumdur.Çağın zihniyet ve idrakinin İslam’a yansıtılmasıdır.
Emrah Dindi,İlahi Kelamın Kendine Yabancılaşması, isimli değerli eserinde bu gibi durumlar için kılavuz niteliğinde olan şu tespiti yapar:”…her çağ,aktarılan bir metni kendi şartları içinde anlar,metnin anlamı,daima yorumlayanın içinde bulunduğu tarihsel durum ve tarihin nesnel akışının bütünü tarafından birlikte belirlenir.”(s.8)
Yani, her çağ kendi şartları içinde özel bir anlama biçimi ortaya çıkarır, din veya din dışı metinleri de bu idrak biçiminin ışığında yorumlar. Bu,şartlar değiştikçe İslam okumalarının da -özü muhafaza etmekle ile birlikte- değişebileceğini gösterir. Hele hakkında nas olmayan,yoruma, içtihada açık konularda (özellikle muamelat, siyaset vs) bu daha çok baş gösterir. Böyle yapmak yerine, geçmişin okumalarını ebedi metinler gibi görmek, hayatla o okuma arasındaki mesafeyi açacak, dünya başka bir faza geçmişken, eski anlamalara değişmezlik-dokunulmazlık kaftanı giydirildiği için dinin günün sorunlarına cevap vermediği düşünülmeye başlanacaktır.
Onuncu,on birinci asırda yaşayan insanların zorbalıkla da olsa yönetimi ele geçirenlerin hükümdarlığını meşru görmeleri mümkündür. Çünkü o günün dünyasında yöneticinin seçimle gelmesi,hukuki süreçlere bağlı olması diye bir uygulama yoktur. Bu yolla iktidar olunmakta veya bu yolla kaybedilmektedir..Fakat farklı bir zihniyet biçimini yansıtan bugünkü dünyamızda böyle bir-zorbalığı- meşru görmek mümkün değildir. Zorbalık, sadece silahla iktidarı ele geçirmek anlamını içermiyor. Seçimlere hile karıştırmak,devlet imkanlarını siyasi rekabet için kullanmak, yargıyı iktidarın sopası haline getirerek muhalefetin önüne barikatlar koymak gibi uygulamalar da zorbalıktır. Keza aynı durum halk tarafından seçilen bir yöneticinin ilahi irade ile atandığını iddia eden anlayış için de geçerlidir.Yöneticisini seçen bir halka,’ sen seçmedin Allah seçti’ demenin bir mantığı var mıdır? Bu, geçmişin idrakini bu güne giydirmek, bir başka ifadeyle dine dönüş değil, başka bir zamanın din anlayışını taklittir.
Bu durumdan kurtulmanın yolu, öncelikle farklı bir dünyada yaşadığımızı idraktir. Bunu idrak, aynı zamanda din anlayışımızı belirleyen şartların değiştiğini ve buna bağlı olarak din algımızın da değişeceğini idraktir.Bu bizi bugünün zihniyeti ile düşünmeye, bugünün aklıyla anlamaya götürür.Aksi takdirde dünün zihniyet ve aklı,- dinin yerini alarak- yeni dinimiz olur. Düne dönmekle dine dönmenin aynı şey olmadığını anlamadığımız müddetçe din simsarlarının oluşturduğu bu bataklıkta debelenmeye devam ederiz.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.