Bir konuda bir defa hata edebilirsiniz, bu mazur görülür, ama aynı konuda ikinci bir yanlış yapamazsınız bu mazur görülmez, hata olarak da kabul edilmez, bilinçli, hesaplı bir tercih olarak görülür.
Esat’ı devirme siyaseti de böyleydi. Suriye’deki muhalif unsurlar desteklenerek Esat zayıflatıldı. Merkezi hükümet güç kaybedince onun çekildiği yerleri YPG doldurdu.
Böylece – bizim yanlış politikamız Suriye’nin kuzeyinde bir PKK devletinin yeşermesine neden oldu.
İktidar bunu görmesine rağmen Esat’ın devrilmesi için ısrarını sürdürdü. Esat devrildi, Şam altın tepsi içinde İsrail’e sunuldu. Şimdi güç boşluğundan yararlanan İsrail, elini kolunu sallayarak Suriye’yi vuruyor, topraklarını işgal ediyor, bizimkiler de Emevi camisinde namaz kılmak ve Esat’ın devrilmesine katkı sunmakla övünüyor. Esad devrildi ne kazandık? Hiçbir şey! Bir ülke başkaları kazansın diye imkanlarını seferber eder mi? Ettik.
Bile bile lades dediğimiz durum budur: güneyimiz YPG’ye teslim edildi.
Şimdi Kürt- Türk- Arap ittifakından, yönümüzü Ankara ve Şam’a dönmekten bahsediliyor. Sanki Araplar işini gücünü bırakmış bizim himayemizi bekliyorlarmış gibi bir hava estiriliyor. Aslında kimse kimseyi beklemiyor; bu söylem içe dönük, amaç Türk kimliğini aşındırmak, Anadolu’ya ortaklar bulmak, sonra da tıpkı Suriye ve Irak gibi ülkeyi parçalı bir devlet haline getirmek!
Bütün bu söz ve söylemlerin nedeni, ideolojik ve ben merkezli dış politikadır. İdeolojik, çünkü Suriye’ye ilk müdahalenin nedeni oradaki Nusayri yönetimi yıkmaktı. Ben merkezli, çünkü Erdoğan kendince fatih olmak istiyor. Esat’ın kaçışını hatırlayın, öyle havalara girdiler ki, bedenlerinin tüm dilleriyle Esat’ı biz hallettik diyorlar, bazı yüksek bürokrat ve bakanlar Şara ile zafer pozları veriyorlardı.
Bir üçüncü sebep de çağın ruhunu anlayamamaları, milli üniter devlete karşı olmalarıdır.
Milli devlet yıkılınca imparatorluk olmuyorsunuz, kabile veya mezhep kategorilerine ayrılıyorsunuz. Herkesin kendi klanının menfaatini düşündüğü, ötekini kendinden görmediği parçalanmış bir halk oluyorsunuz.
Bunun İslam’la alakası yok, İslam birliği savunur, birlikte rahmet olduğunu söyler. Kabile asabiyesini aşmamız gerektiğini telkin eder. Toplumu ayrıştırmak rahmet değil zulmettir. Bu tür parçalanmalar en çok – uluslaşamayan yahut o süreci tamamlayamayan toplumlardan çıkıyor. Millî mücadeleyi başlatanlar bunu görmüş milletleşme yolunda önemli adımlar atmışlardı. Milli marş, mecburi askerlik, eğitimin tevhidi, milli bayramlar, müzeler ve Türkçenin resmi dil olması hep bunun içindi. Ancak kurucu kadrodan sonra bu süreç ihmal edildi, AKP iktidarında ise- planlı olarak- tersine çevrildi.
Mesela İspanya’nın özerk bölgelere ayrılması sosyal bilimciler tarafından, Kastilyacanın geç resmi dil olmasına,( Kilise hakimiyetini korumak için Katalan ve Bask bölgelerinde yerel dillerin müfredatta kullanımını onaylayarak dil birliğinin sağlanmasını geciktirmiştir.)
eğitimde birliğin sağlanmamasına, liberallerle muhafazakarların ayrı millet kurgusu taşımalarına, (uzun yıllar ilköğretim Katolik kilisesinin kontrolünde olmuştur), zorunlu askerliğin geç bir tarihte yürürlüğe girmesine, ortak bayrak ve milli marşta geç uzlaşılması gibi sebeplere bağlamışlardır.
İspanya milli marşı sözsüz olup sadece müziktir. Birkaç defa söz yazma teşebbüsleri olmuş, itirazlar yüzünden akim kalmıştır. Milli gururu okşayan sözlerin bulunmadığı bir marş,o toplumu motive edemez, kimlik şuuru veremez.
İspanya ortak bir dil üzerinden yürüyerek milli bir kimlik inşa edememiştir. Dil o kadar önemlidir ki, ulus olmanın kurucu unsurudur. Yıllar önce Zelensky: “Kırım’da, Donetsky’de insanlar Rusça konuşmak istiyor,rahat bırakın, yasal olarak Rusça konuşmalarına izin verin. Dil asla vatanımızı
bölemez. Yahudi kanı taşıyorum Rusça konuşuyorum ama Ukrayna vatandaşıyım.
Kardeş halklarız, Ruslar harika insanlar…”( Hayrettin Barut beyden alıntı)
Sonra ne oldu? Ağırlıklı Rusça konuşan Kırım ve Donetsky bir referandumla Ukrayna’dan kopup Rusya’ya bağlandılar. Zelensky, ortak dil yoksa ortak bir kaderin de olamayacağını anlayamamıştı.
Muhtemelen anladığı zaman da iş işten çoktan geçmişti.
Şimdi İspanya’yı 17 özerk bölgeye ayrılmaya götüren hatalar burada tekrar ediliyor.
Ulus devletin alternatifi birlik değil bölünmedir. Suriye ve Irak ulus olabilselerdi bugün başka bir senaryoyu konuşuyor olabilirdik.
Gazze böyle kanla yıkanmayacak, etrafında bulunan iki güçlü devlet belki İsrail’i frenleyecekti.
Üst üste yapılan yanlışlar PKK ile İsrail’in ekmeğine yağ sürdü.
Şimdi Türk- Kürt -Arap birliği gibi son derece afaki ve gerçeklikten uzak ifadelerle Türk milli kimliği tahrip ediliyor. Bunun sonu ülkenin etnik ve mezhep temelinde parçalanmasıdır. Suriye ve Irak’ta olanın burada olmasıdır. Ne yazık ki, gözümüzün önünde cereyan eden olaylardan, parçalanmalardan ders alınmadı.
Bu ideoloji ve zihniyetle bu ülkenin iç cephesi tahkim edilemez, tam tersine tahrip edilir. Kürt-Türk-Arap ifadesi, üç kimlikli bir toplum ve dolayısıyla üç parçalı bir ülke demektir. Biz öyle miyiz? Bu doğru bir politika değil, ülkeyi felakete götürür.