Yazıcıoğlu cinayeti on yedi yıl sonra Ankara’ya taşındı. Bu bir adalet arayışı mıdır, yoksa gösterisi midir, bunu zaman gösterecek.
Bugüne kadar adalet, iktidar için hasımlarını susturmak için kullanılan bir araç oldu. Yargı bazılarının gözündeki çöpü görürken, bazılarının gözündeki merteği görmedi. On yedi yıldır Yazıcıoğlu davasına bakan yargı ile bugünkü yargı aynı yargı. Aynı hükümet, aynı parti, aynı kadro…
Şuna kesin olarak inanıyorum, iktidar kendine dokunacak davalarda hiç istekli davranmıyor. Kulağının üstüne yatmayı tercih ediyor. Sadece kendi amaçlarına hizmet edecek konulara el atıyor.
Sinan Ateş olayı aydınlatıldı mı mesela? Azmettiriciler belli olmasına rağmen hiç birinin üzerine gidilmedi. Gidilse, belki AKP’yi ayakta tutan kolonlardan biri çökecekti. Mansur Yavaş, Ankara Büyükşehir Belediyesinde kendinden önceki döneme ait yolsuzluk dosyalarını Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına vermişti, hangisinin üzerine gidildi? Onlarca CHP’li belediyeye yöneltilen suçlamaları, karesi ile çarpın, bir tane Melih Gökçek dönemi belediyesi etmez. Üzerine gidildi mi? Üstelik sn Arınç’ın ” kamu arazilerini parsel pasel peşkeş çekti” demesine rağmen. Bir tek savcı cesaret edip Arınç’ı çağırıp, bildiklerini anlatmasını istemedi.
On yedi yıldır Yazıcıoğlu’nun davasına bakanlar bu iktidarın yargıçları, savcılarıydı, bugün bakanlar da aynı hükümetin bürokratları. Ne değişti? Kahramanmaraş’ta bu dosyayı kapatan savcıyı terfi ettirip Elazığ’a başsavcı olarak atayan da bu hükümetti.O ihmaller,körlükler olmasa bugün başka bir senaryoyu konuşuyor olabilirdik.
Çok soru sorulabilir. Peşin olarak birilerini suçlamak da aklamak da yanlış. Hukuk zanla değil, delillerle hareket eder. Bu cinayet elbette aydınlatılmalı, dahli olanlar hak ettikleri cezayı çekmelidir. Bunun yolu önce vatandaşı adaletin varlığına inandırmaktır. Bugün tarafsız, adil, bağımsız bir yargının olduğuna inanıyor muyuz? Adaleti o kadar örselediler ki, yargının her kararını tartışılır hale getirdiler. Sorun şu ki, yargı ne karar verirse versin bu güvensizlik tartışmaları bitirmeye yetmeyecektir.. Bağımsız olmayan bir yargı -siyasi iradeye- rağmen bir karar veremez çünkü. Sağlıklı bir soruşturma ancak yargının bağımsızlığı ile mümkündür. Onun için önce siyaset yargıdan elini- ayağını çekmelidir.Yargıya en büyük destek onu her türlü etkiden, yönlendirmeden azade hale getirmektir.
Yazıcıoğlu öldürüldü mü, bana göre öldürüldü. Baştan beri kanaatim o yönde. Çünkü bu olaydan önce defalarca trafik kazası geçirdi. Kazaya karışıp kaçan araçların plaklarının sahte olduğu iddia edildi.Helikopterin düştüğü yer tespit edilmesine rağmen -bilinçli olarak- başka yerde arandı.Helikopterde olayın aydınlanmasına yardımcı olacak cihazlar çalındı.Bunlar üst üste konulunca ortaya çıkan tablo bize olayın -kaza olmadığını- gösteriyor.
Yazıcıoğlu, namuslu, vatansever,yüzde yüz mümin bir şahsiyetti. Çizgisi netti, o Türk milletinin, inançlarının, ülkesinin hizmetindeydi. Satın alınamaz bir seciyeye sahipti.Ölümünün de bu karakter yapısıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Belli ki, geleceği planlayanlar;- onu emellerinin önünde -aşamayacakları bir engel olarak gördüler, diz çöktüremeyeceklerini anlayınca da şehit ettiler.
Bugün onun çizgisinde olduğunu söyleyen partiler var.Onun çizgisi, teröristlerle, devletin yapısını pazarlık etmeye karşıydı. Onun çizgisi, AKP’yi işbirlikçi olarak görürdü. MYK toplantılarında bunu ondan defalarca duydum. Onun çizgisi tek adamlık değil, tek millet perspektifi üzerine kuruluydu.Onun çizgisi agresif, düşmanlaştırıcı değil, yatıştırıcı, bütünleştirici,kucaklayıcı bir siyaset çizgisiydi. O BOP’çu değildi, olanı da bu ülke için tehdit olarak görürdü. O bu nedenle Erdoğan’ın davetini reddetmişti. Onun yolunda yürüyenlerinde aynı duyarlılıkla hareket etmeleri gerekir. Onu sevmek, onun ismini kullanmak değil, fikirlerinin peşinden gitmektir.
Evet, bu cinayet aydınlatılmalıdır. O yıl(2009) rahmetli Yazıcıoğlu’nun geçirdiği kazalardan, izlediği siyasetin kim veya kimleri rahatsız ettiğinden, Çağlayancerit’e kim tarafından davet edildiğinden, Helikopter’i kimin tuttuğundan,arama- kurtarma çalışmalarını kimin sabote ettiğinden, F-16’ların rotalarından, pilotlarından, bunların ilişkilerine kadar bütün ihtimaller tek tek masaya yatırılmalıdır. Ancak bu tip siyasi cinayetler -siyasi gündemden- bağımsız değerlendirilemez. Yazıcıoğlu spor olsun diye şehit edilmedi. O tarihlerde izlediği politika ve gündeme de bakmak gerekir. O tarihte Suriye sınırlarındaki mayınların temizlenmesi ve bu işin İsrail’e verilerek karşılığında temizlenmiş arazinin kiraya verilmesi gündemdeydi Yazıcıoğlu buna çok sert tepki gösterdi. Arkadaşlarını alarak sınıra gitti, “bu oyunu neye mal olursa olsun bozacağını” söyledi. Bozdu da. Onun tepkisi üzerine mayın temizleme işi İsrail’e verilmedi, ama öldükten iki- üç ay sonra başkalarına ihale edildi. İkinci gündem Oslo görüşmeleriydi, henüz basına sızmamıştı ama Yazıcıoğlu’nun kulağına fısıldanmıştı. Etrafındakileri, ülkeyi bölmek,kardeşi kardeşten ayırmak için yakında bu meseleyi gündeme getirecekler diyor, sıkı durun diye uyarıyordu. O şehit edildikten sonra Oslo’da özerklik, eyaletleşme, yetkilerin yerel yönetimlere devri üzerine PKK ile görüşmeler yapıldığı ortaya çıktı. Hiç bir siyasi cinayet o günün siyasi gündeminden bağımsız düşünülemez. Meselenin bu yönünü ihmal belki tetikçileri ortaya çıkarır ama azmettiricilerin üzerini örter. Onun için o dönem Yazıcıoğlu’nun kurduğu savunma hattının kim veya kimleri rahatsız ettiğine bakmak lazımdır.
Davada ilk defa şüpheliler –kasten öldürme- suçlaması ile tutuklandılar. Bu, soruşturmanın ciddiyetine işarettir. Cinayetin aydınlatılması Türk siyaseti için bir namus borcudur. Bugün ona yapılanın yarın başkasına yapılmaması için bu şarttır. Zira,siyaset kurumu gerekli dirayeti gösterip, bu olayı açığa kavuştururken kendini de korumuş olacaktır. Olay aydınlanırsa, onun dostları,arkadaşları,ülküdaşları olarak buna vesile olanlara elbette ki, amasız, fakatsız minnettar olacağız.Aksi takdirde, bu ülkenin bazı kurumları, Apo’yu yaşattı, Yazıcıoğlu’nu yaşatmak için hiç bir şey yapmadı demeye devam edeceğiz.
Apo hiç değişmedi, dün ne söylüyorsa bugün de onu söylüyor. Değişen, ülkeyi yönetenler, dün meydanlarda ip atanlar, mangalda kül bırakmayanlardır.İmralı Notlarına bakın, göreceksiniz, Apo birinci çözüm sürecinde ne istiyorsa şimdi de onu istiyor.
Ana dilde eğitim diyordu, bugünde onu diyor. Tek fark,dün, sadece özel okullarda yeterli görüyordu, bugün resmi dil olmalı diyor.
‘Ulus devlet faşizmdir’ diyordu, bugünde diyor. Çünkü ulus devlet, tekçi, bütüncü, parçalanma kabul etmeyen bir devlet şeklidir. Ulus devlet durdukça emellerine ulaşamayacaklarını biliyorlar. Onun için ümmet hapıyla toplumu efsunlamaya çalışanlarla kolayca halvete girebildiler.Ümmet bir dayanışma şekli, ulus devlet ise bir devlet biçimidir.İkisini aynı torbaya koymak ya bilgisizlik yahut hainliktir.
Kürtlere anayasal statü diyordu, bugünde diyor. Statüden kasıt, bir etnik grubu milli egemenliğe ortak etmek. Oysa egemenlik etnilere değil tüm vatandaşlara aittir. Anayasal statü verdiğiniz zaman şartların uygun olduğu bir gelecekte, “zaten anayasanız bu ülkenin yarısının bize ait olduğunu kabul ediyor, biz artık bu evliliği sonlandırmak istiyoruz” dediklerinde, bunu engelleyecek hiç bir hukuki dayanağınız kalmaz. Self-determinasyon yahut halkın kendi kaderini tayin hakkı, aslında toplumların birbirinden boşanma hakkıdır. Anayasaya PKK ve bileşenlerinin istediği ifadeyi koymak -boşanma hakkını- anayasal hale getirmektir.
Eşit vatandaşlık, diyordu, bugünde diyor, bazı saflar -eşitlikten kastın vatandaşların eşitliği olduğunu sanıyor. Oysa maksat, etnik eşitlik yanı bireye dayanan anayasa yerine, etnilere, toplumsal parçalara dayanan bir anayasa. Bu ülkeyi, yukarıdaki bir önceki taleple aynı noktaya götürür. Devlet vatandaş odaklı olmaktan çıkar, yerini etnik parçalar, kategoriler alır.Talepler bana diye değil, bize diye yapılır.
İktidar bütün bu taleplere evet diyecek mi, bilmiyoruz. Evet demek, yeniden seçilmek uğruna bölünme dahil her şeyi göze almaktır. Bunun faturası çok ağır olur. Şimdiden büyük bir maliyetin ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Bu talepleri konuşmak, gündemde tutmak, aslında vatandaşı alıştırmak, bölgedeki insanları da bu konular ve talepler karşılanmadığı takdirde tatminsiz ve isyankar hale getirmektir. Apo yıllar önce ne diyordu:” Özerkliği konuşun, toplumu bu kavrama alıştırın.” Bu konuşmalar, tartışmalar işte onun için, vatandaşa narkoz verip ameliyata hazırlıyorlar. Bahçeli ve Erdoğan tutumları ile bu yolu açtılar.
Geçen gün Serdar Akinan’ın Youtube’de bir videosunu izledim.. Dolaylı olarak Iraktaki “kesnizani- tarikatı gibi bir yapılanmanın Türkiye’de de bulunduğunu söylüyor. Kesnizani, Kürtçede, ‘kimsenin bilmediği’ demek. Akinan’ın haber kaynağı, bu yapının, yeni süreci yönettiğini, bizim kesnizanimizin bugüne kadar ülke bütünlüğünü tehlikeye sokacak bir taviz vermediğini ve vermeyeceğini söylüyor.
Komplo teorilerine çok yatkın bir milletiz. Böyle bir yapı var mıdır, yok mudur bilemem. Lakin eğer gerçekten varsa, milleti bu kadar yanlışa alıştırmaları, bölünmeyi, federalizmi, dil parçalanmasını pazarlık masasına taşınır hale getirmeleri, bunların ülkesinin en hain insanları olduğu anlamına gelir. Apo yakalandığında da o asılmasın diye devlet içinde bazı çevreler bin bir türlü yalan söylemişti.. Sözde Apo’yu kullanacaklardı, ama Apo yaşatılarak PKK’yı yaşatıldı..
PKK yaşadığı içinde vatan toprağı pazarlık masasına sürülebilirdi. Belki de örtülü amaç buydu. Devletin gizlisi, saklısı olmaz. Devlet açık, denetlenebilir, şeffaf olması gereken bir aygıttır. Böyle olmak zorundadır. Devlet içinde devlet olmaz, olursa millet iradesinin, seçimlerin hiç bir anlamı kalmaz. Çünkü seçilenler bir dekor malzemesine döner.Ülkeyi görünenler değil, görünmeyenler yönetir. Hainleri yağlayarak, büyüterek ülkeye hizmet edilmez.
Böyle bir yapı varsa Apo’dan ve onun ihanet şebekesinden önce bunlar cezalandırılmalıdır. Çünkü Apo hayatını, PKK varlığını ona borçludur. PKK’nın isteklerine evet denilerek memlekete hizmet edilmez, ülke ve milletin birliği korunmaz. Bu kadar etkiliyse bu yapı, İsrail, Cumhurbaşkanları, Generalleri eliyle koymuş gibi bulup imha ederken, bu yapı niye bugüne kadar PKK’nın yıllanmış merkez kadrosundan bir kişiyi bile alamadı?
Bayık’ın, Karayılan’ın, Duran Kalkan’ın, Karasu’nun, Besse Hozat’ın hala yaşıyor olması, bu ülkedeki bütün güvenlik kurumlarının ayıbı ve utancıdır. Vatana hizmet, PKK’yı muhatap alarak değil, onu bitirerek, Kürt’le haini ayırarak,bu ülkenin bütün insanlarını kucaklayarak, devletle vatandaş arasındaki bağı güçlendirerek olur. Kimse ülkeyi terörden arındırmayın demiyor, bunu devlet ve milletin bütünlüğünü tartışılır hale getirecek şekilde yapmayın diyor.
Ne adına ve kim tarafından yapılırsa yapılsın her türlü darbe gayri meşrudur. Darbeden taraf olmak, hukuksuzluktan, adaletsizlikten,tebalaşmaktan yana olmaktır. Darbeci, milleti ve onun iradesini tanımadığını ilan etmektedir.
Bugün 15 Temmuz, yalan medyası demokrasiyi güçlendirmek, hukukun üstünlüğünü savunmak yerine her yıl olduğu gibi Erdoğan’ın saltanatını güçlendirmek ve onu yüceltmeyi tercih edecek, yani bir nevi iman tazeleyecektir.
Oysa doğru olan darbelerin arkasındaki zihniyeti irdelemek ve bir daha olmaması için gerekli hukuki ve toplumsal tedbirleri almaktır.
Ne yazık ki, bu yapılmadı, tam tersine darbe Erdoğan için “Allah’ın lütfü” oldu, kişisel iktidarını güçlendirmek, toplumsal iradeyi zayıflatmak için kullanıldı. Darbe tehdidi ve korkusu ile toplum birçok anti demokratik yasaya ikna edildi. Bugün uluslararası kamuoyunda Türkiye’nin gittikçe otokrasiye kayan bir ülke olarak görülmesinin sebebi budur.
15 Temmuz olmasaydı muhtemelen Türkiye CB sistemine geçmeyecekti. Buna CB sistemi demek de aslında mümkün değil. Dünyada örneği olmayan, CB danışmanı Şükrü Karaca’nın ifadesiyle: Erdoğan’ın şahsına münhasır, onun hırslarına göre tanzim edilen bir sistem. Hukukun değil -tek adamın- iradesinin üstün olduğu, denetlenemediği bir sistem. Ve böyle olduğu için de bu sistem binlerce on binlerce kurban üretti.
Darbelere karşı olmak her türlü hukuksuzluğa, adaletsizliğe razı olmak anlamına gelmez. 15 Temmuz soruşturmaları bu psikoloji yürütüldü, iktidar için tehlike ifade eden herkes veya her yapı darbe çuvalına doldurularak tasfiye edildi. Bunun son örneği CHP davalarıdır. Sistemin tek adama verdiği sınırsız güç CHP davalarının en önemli sebebidir. Çünkü sistem bütün gücü tek adamda toplamış ve onu yaşadıkça aynı konumda tutmak üzerine kurgulanmıştır. Onun konumunu tehdit eden her güç, her parti, her oluşum o denetlenemeyen gücün muhatabı ve muhtemel kurbanıdır.
15 Temmuz, Türk demokrasisi için bir milat olabilirdi: sistemin açıklarını kapatarak, siyaseti tarikatlar, cemaatler üzerinden yürütmek yerine, tek tek vatandaşlar üzerinden yürüterek, hukukun üstünlüğünü sağlayarak bu yapılabilirdi. Yapılmadı, aynı hatalar 15 Temmuz dersine rağmen tekrar edildi. Gülen cemaatini büyüten bu iktidardı. 2012 Aralık’ına kadar yapılan her icraat sevabı günahı ile AKP ve bu yapıya aitti. Ancak tek hesap veren Fethullahçılar oldu. Beraber yediler, beraber içtiler ama yaptıklarının sorumluluğunu beraber paylaşmadılar.AKP’de bu tarihe kadar işlenen suçların failidir ve hukuk avdet ettiğinde mutlaka bunun hesabını vermelidir.
Ders alınmadı dedim, bugün yine her bakanlığa ayrı bir tarikat veya cemaat çökmüş durumda. Devletin gücüyle büyüyen her yapı sonunda “devlete rağmen” pozisyonuna geçer. Devlete değil kendine çalışmaya başlar. Kendi varlığını tehdit altında gördüğünde her türlü hukuk içi veya dışı çareye baş vurabilir.Bunu yaşayanların bunu bir defa daha yaşamamak için daha temkinli ve tedbirli davranmaları gerekirdi. Öyle olmadı. Fert fert hangi gruba mensup olursa olsun herkes devlette görev alabilir almalıdır. Ama grup ve cemaat olarak kurumlar, bakanlıklar bölüştürülemez.Tek bir grubun eline geçen kurumlar millete değil o grup veya gruplara hizmet eder.
Sözün özü, darbe bahanesi ile on yıldır Türkiye -darbe şartlarında- yönetiliyor. Her hukuksuzluk darbe ile meşrulaştırılıyor.Suç işlesin işlemesin,insanlar siyasi pozisyonlarına göre cezalandırılıyor. Darbe, hukuksuzluğun, demokrasiden uzaklaşmanın gerekçesi, meşrulaştırıcısı olamaz. Tam tersine daha çok hukuk, daha çok demokrasi, daha çok insan merkezli siyasetin dinamosu olmalıdır. Fethullahçılar devletleşme aşamasına gelmişlerdi, tasfiye edildiler. On yıl geçtikten sonra daha hala bunun üstünde tepinmek,darbeyi başka başka emellere alet etmektir.
Çağ idraki ile düşünmek, her gün yeniden müslüman olmak
Bugünün sorunlarının cevabını dünde aramak,dünü kutsamak, dün söylenenleri bütün zamanların çözüm kaynağı olarak görmektir.
Doğru olan dünden kopmadan bugüne bakmak, her günün başka bir gün olduğu idrakiyle hareket etmektir.
Her başka gün, başka başka sorunlar ve tabi başka başka çözüm arayışları demektir. Bu düşünce biçimi bizi iki sonuca götürür,birincisi toplumsal değişimi görmek, ikincisi bu değişime bağlı olarak her gün yeniden düşünmek, aklı hep devrede tutmaktır. Her sorunun cevabı geçmişte verilmiştir dediğiniz zaman artık akla ihtiyaç kalmadı demiş olursunuz.
Bugün İslam toplumlarının çoğu din diye kutsallaştırılmış bir geçmişi bugüne taşımaya çalışıyor.Şimdi de değil, geçmişte yaşıyor gibi hareket ediyor.Ortaçağın fetvaları ile günün meselelerine çözümler arıyor.Oysa bu fetvaların çoğu, özellikle muamelatla ilgili olanları verildikleri çağın ruhunu,zihniyetini taşıyor.Ulema çağının dışında değil, içinden konuşur, sözü içinde yaşadığı toplumun izlerini taşır.Dini yorumlarken de zamanın dışında değil, içindedir.Yani kendi zamanının sözcüsüdür. Yönü geçmişe dönük olanlar aslında zaman kaydını ıskalamış olurlar. Daha vahimi dini düşünceyi orada dondurmuş olmalarıdır. Yaşadığımız fikri kısırlığın arkasında biraz da bu geçmişte kalma, bugünü geçmişle özdeşleştirme yanlışlığı vardır.
Hiç bir yazar, mütefekkir yaşadığı çağ ve muhitten azade kalamaz. Bu, dini düşüncenin, bazı alanlarda fıkhın tarihsel olduğu gerçeğini ortaya çıkarır. Zaman değişir ahkam da değişir. Bugünü kavramanın ilk prensiplerinden biri toplumun değiştiğini anlamaktır. Toplum değişiyorsa onun hayatına yön veren değerlerin açılımı da değişecektir.
Bu konuda en basit en bilinen örnek, 11. yüz yılda Gazali ve benzerlerinin siyasetle ilgili fetvalarıdır. Gazali’ye göre iktidarı zorla ele geçirenin sultanlığı meşrudur. Yönetici zalimde olsa ona itaat etmek gerekir. Bu fetvaların çıkış noktası dinden ziyade içinde yaşanılan şartlardır.Siyasi kaos ihtimalini bertaraf etmek için hak, adalet, ve özgürlük gibi değerler feda edilmiştir. Bu fetvadan yürüyerek bugüne baktığımızda bütün darbeler,dikta yönetimleri meşru hale gelir. Bugünün idraki bunu kabul eder mi? Bu ve benzer fetvaları bütün zamanların mutlak doğruları ve din diye dayatırsanız dinle sosyal değişimi, dinle bugünün zihniyetini karşı karşıya getirmiş olursunuz.Bu aynı zamanda Gazali’den bu yana hiç bir şeyin değişmediğini iddia etmek anlamına gelir. Bugün kim yaklaşık bin yılda hiç bir şeyin değişmediğini iddia edebilir? Üstelik bu fetvadan hareketle Hz. Hüseyin’in ile Yezit arasındaki mücadeleye bakıldığında Yezit meşru yönetici, Hz.Hüseyin hukuku çiğneyen bir isyancı haline gelir. Çünkü-fetvaya göre- iktidarı ele geçiren bir gasıpta olsa meşrudur.
Sorun sadece dünün gömleğini bugüne giydirmek değildir, dünden intikal eden mirasında gözden geçirilmemesidir. Özellikle hadis alanında bu gözden geçirmeyi yapmak şarttır. Nitekim son yıllarda bu alanda ciddi, verimli, iç aydınlatıcı çalışmalar yapılıyor. Çünkü Sönmez Kutlu’nun ifadesiyle,” hadiselerden hadis üretilmiştir.” Mevzu hadislerin yanında bazen de bütüncül bir anlayışın olmaması sahih hadisleri anlamının dışına, hatta zıddına taşırmıştır. Bu konuda Mehmet Apaydın’ın verdiği şu örnek yeterince ikna edicidir:”Kadın hükümdar olamaz, hadisi ile ilgili bir çalışma yaptım.Ümmü Kırfe diye bir kadın var,bu kadın Peygamber’in önceden gönderdiği seriyyeyi pusuya düşürüyor.Normalde kendi kabilesi ve diğer bazı çevre kabileler Hz. Peygamber’le anlaşmak üzereyken bu kadın anlaşma istemediği için çatışmayı tercih ediyor. Hz. Peygamber bunu haber aldığında,’eğer o kadını balarına geçirdilerse sonları gelmiş demektir,’ diyor. Hz. Peygamber’in bu o kadına yönelik değerlendirmesi yuvarlana yuvarlana dönemin kadına bakışından da beslenerek -kadın hükümdar olamaz- şekline dönüşüyor. Bir kadınla ilgili ona münhasır bir değerlendirme bütün kadınlara şamil hale getiriliyor.”(Geçmişten Günümüze İslam Düşüncesi içinde, Kuramer Yayınları, s.49) Bu ve benzeri birçok örnek göstermek mümkün.Bugün siyasi değişimin önündeki en büyük ayak bağı da budur.Bundan kurtulmanın yolu çağ idraki ile düşünmek,Sönmez Kutlu hocanın ifadesiyle,”benim aşiretim, benim partim,benim cemaatim,benim tarikatım benim ailem kavramlarından hareketle nesep asabiyeti yerine sebep asabiyeti ile düşünmektir.(Geçmişten Günümüze İslam Düşüncesi içinde,s.10)Nesep asabiyeti duygusallık,sebep asabiyeti akılcılıktır. Yani akıl ve idrakimizle her gün yeniden Müslüman olmalıyız.
Terörsüz Türkiye sürecinden, tarafların aynı şeyleri anlamadığı belli oluyor. Bunu görmek için Örgüt ve türevleri adına konuşanların son günlerde yaptıkları açıklamalara bakmak kafi.
İktidar ve bileşenleri süreç başlarken “Örgüt bütün şubeleri ile silah bırakacak” demişlerdi.
Öyle olmadığı, olmayacağı kısa zamanda ortaya çıktı. YPG silah bırakmadığı gibi -silahlarını ve militanlarını muhafaza etmeyi- Suriye yönetimine kabul ettirdi.
Önceki gün Diyarbakır’da Dil Konferansı düzenlendi. Aktörler tabi ki Diyarbakır Büyük Şehir Belediyesi çalışanlarıydı.
Sonuçları basına yansıdı.
Konferansta;
-Kürtçe bilmeyen personel için zorunlu dil atölyeleri düzenlenmesi,
-Kurum, kuruluş,sokak, cadde ve park adlarının Kürtçeleştirilmesi,
-Kürtçenin kurum içi yazışmalarda esas dil olması,
-Kurum ve kuruluşların dil çalışmaları için bütçeden özel pay ayırması,
-Kurumların resmi internet siteleri,sosyal medya hesapları ve basın açıklamalarında Kürtçenin birinci dil olarak kullanılması,diğer dillerin çeviri olarak yer alması,
-Kreş, anaokulu ve çocuk merkezlerinde Kürtçe çalışmalarının yaygınlaştırılması karar altına alındı.
Hani bunlar demokrasi istiyorlardı?
Bu maddeler bölücü çevrelerin Terörsüz Türkiye sürecinden ne anladıklarını, nasıl bir ülke hayal ettiklerini bütün çıplaklığı ile ortaya koyuyor. Bu konferansı tertipleyenlerin, bölgeyi ayrı bir siyasi merkez ve egemenlik alanı, Kürt olmayanları ise bir azınlık olarak gördüklerini, TBMM ve anayasayı tanımadıklarını gösteriyor.Bu bir konferanstır denilip geçilemez. Böyle böyle PKK palazlanarak bugün gözünü iktidar hırsı bürümüş olanlarla pazarlık yapar duruma geldi. Bölgeden göstere göstere Türkçe kovuluyor,bir başkaldırı ve devletleşme projesi devreye sokuluyor, sürecin mimarlarından hala en küçük bir tepki sesi yükselmiyor.İktidarı kaybetme ihtimaline gösterdikleri tepkinin milyonda birini vatan toprağını kaybetme ihtimaline karşı göstermiyorlar. Bugün sınırlar dillere göre çiziliyor, nerede Türkçe varsa orada devlet vardır, Türkçe yoksa devlet de egemenlik de yoktur.
İktidarın iki ayağının, sürece mahkummuşuz gibi bir dil kullanması toplum açısından bu süreci hazmedilemeyecek bir noktaya getirmiştir. Daha iki gün önce, DEM Parti’nin Mersin mitinginde konuşan ve Çetinkaya mağazasında 12 kişinin ölümüne neden olan saldırının faili Çetin Arkaş, göksünü gere gere “Bizde pişman olmuş bir hal var mı?”dedi. Dünyanın hiç bir ülkesinde bir terör örgütü yöneticisi parti mitinglerinde kürsüye çıkarılmaz. İspanya’da ayrılıkçı Bask partisi Herri Batasuna, seçim propagandasında ETA militanlarının görüntülerini kullandığı için Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmış,AİHM’ de bu kararı doğru bulmuştu.
Süreç bize, DEMP ile PKK arasında simbiyotik bir ilişki olduğunu,aralarında hiç bir fark olmadığını,aynı odağın parçası olduklarını göstermiştir.Artık bu kirli ve kanlı ilişkiyi gizlemeye bile gerek görmüyorlar.İşte itirazımız bunadır. Terörü bitirmek şarttır, lakin bunun yolu ülke içinde ayrı bir siyasi otorite yaratmak değildir.İmralı’da bir otorite, Ankara’da ayrı bir otorite olursa terörü bitirmenin karşılığı bölünme olu