Ana Sayfa Uncategorized 1 Mayıs 2024 102 Görüntüleme

AV. DR. İRFAN SÖNMEZ’İN KALEMİNDEN…

Modernizm,Müslüman bilim ve düşünce adamlarının en çok tartıştıkları konuların başında geliyor. Bunun nedeni, modernizmin kültürel  ve dini maliyetinin ne olacağı ve ona karşı nasıl bir tavır takınılacağıydı. Modernizm, sadece Batı’nın uğradığı  ve ondan neşet eden bir durak mı, yoksa bütün insanlığın tarihi akış gereği  geçeceği bir güzergah mıydı? Modernizm ile Batılılaşma aynı şey miydi, yoksa farklı şeyler miydiler?  Zira aynılık kimlik değişimine götürürken, farklılık aynı kimlik içinde kalarak değişmeye götürmekteydi.

Sudanlı düşünür Abdulvahap el-Efendi’nin derlediği,  “İslam ve Modernliği Yeniden Düşünmek” isimli kitapta, işte bütün bu sorunun cevabı aranıyor.

Modernizmin beslendiği kaynak, Aydınlanma çağının fikirleri, kısaca bireycilik, sekülerleşme, baskıcı olmayan devlet ve iktidarın yaygınlaştırılmasıydı. Bu temeller üzerinde yükselen modernizm, kamu alanında en üstün otorite olan dini tahtından indirerek  onun yerine akıl ve bilimi ikame etti. Onun için  Müslüman aydınların ona ilk tepisi ‘aklın diktatörlüğü’ olduğuydu.(s.205) Öyle ki, modernizmle İslam toplumunun ilk karşılaşması, iki düşman ordunun karşılaşması gibi olacak, hiç bir muhasebeye tabi tutulmadan reddedilecekti. Nitekim İngiltere’de 1970’lerde Şeyh Abdülkadir Sufi’nin çevresinde toplanan Müslüman bir grup, evlerinde gaz ya da elektrik kullanmayacak,çocuklarını okula göndermeyecek modernizme bu şekilde muhalefet edecekti.(s.18)

Daha sonra Müslümanlar postmodernizmle yüz yüze geldiler.Aklın mutlaklaştırılarak tanrılaştırılması ve onun adına yapılan baskı ve zorlama, aklı sorgulamaya ve postmodern düşünürlerin ortaya çıkmasına neden oldu.(s.204)

Modernizme yönelik eleştiri ve yaklaşımların çıkış noktası, bu kasırgadan İslam’ın nasıl korunacağıydı.Bu modernizmden kaçarak olamazdı,çünkü birçok İslami hareketi çoktan etkisi altına almıştı.Doğru olan, İslam’ın kendi modernizmi ile uzlaşmasıydı.Modern dünyadaki yaşamda ‘İslam’a geri dönüş,’ İslam’ın modernizmin baskısı ile yüz yüze gelmesi ve yeniden şekillenmesi demekti. Zira ölü bir din ilgisizlikle karşılanacağı için kendini zamanın tahribatından koruyabilirdi. Ama yaşayan bir dinin kendini zamana karşı koruyabilmesi için sürekli evrime açık olmalıydı.(s.20) Habermas’ın ifade ettiği gibi, modernizm bizim seçtiğimiz bir şey olmadığı için bir karar veya fiil gibi tutulup bir kenara atılamazdı.(s.21) O tarihi akışın bir neticesiydi, onunla karşılaşmak her toplum ve medeniyet için mukadderdi.

Kitapta modernizmin etkilerine ve İslam dünyasındaki yansımalarına yönelik birçok makale var.Abdulvahap el-Mesiri “Daevin’in Fareleri, Pavlov’un Köpekleri” isimli makalesinde,modernizmin insanı tanrısızlaştırdığını ve değerlerinden arındırdığını iddia eder. Ona göre bu, insanı  ruhsuzlaştırma, kişiliksizleştirme ve bir nevi kutsalsızlaştırmadır.Modernizmin insanı tek boyutludur.Ahlaka bu sahnede yer yoktur.(s.35)Mesiri, modernizmin insan tipini madun insan(ezilmiş,aşağılanmış,pespaye)  olarak tarif eder ve buna Frankestein’i örnek verir. Frenkestein’in hayaleti,kariyerine kendi yaratıcısını yok ederek başlar. Onu kurbanlarının kanı ile beslenen Drakula izler, artık Michelangelo’nun yerini Michael Jakson, Rönensans yerini porno kraliçeleri ve Madonna almıştır.(s.37) Ona göre  yaşadığımız dünyadaki ilişkiler bütünü,ruhtan yoksun uzmanlar ve kalpten yoksun romantikler tarafından idare edilen bir demir kafestir. İnsanlar bu demir kafesteki ‘hiçlik’ ve ‘boşluk’ ile daha önce ulaşamadıkları bir uygarlık düzeyine ulaştıklarını sanırlar.(s.38)

Çalışmada Despotizmin üzerinde önemle durulur. Refik Rouchlaka, günümüz despotizmlerinin eski rejimlerden farklı nitelik taşıdığını Tocqueville’den yaptığı alıntı ile izah eder.”Yeni despotizm atalarının tersine,daha yumuşaktır ve pek gözle görülmez.Devletin elleri ve gözleri  günlük hayata daha fazla uzanır.Eşitlikçi demokrasi adı altında yönetim, toplumsal yaşamın düzenleyicisi,müfettişi ve yargıcı haline gelir.” (s.46) Yazara göre sekülerleşme demokrasi değil,despotizm üretmekte ve onu desteklemektedir.(s.56)

Kitaptaki en önemli makalelerden biri Fethi Osman’ın “İslam ve İnsan Hakları” ile ilgili makalesi.

Fethi Osman, Türkiye’de çok dar bir çevrede tanınmasına rağmen Arap-İslam dünyasında çok bilinen bir isim. İnsan Hakları alanında çalışan Osman, liberal İslam anlayışına sahip bir düşünür olarak bilinir. Başlarda İhvan-ı Müslimin hareketine ilgi duymuş ancak daha sonra onu, yararsız, İslami canlanmanın önünde  bir engel  olarak görerek ondan uzaklaşmıştır. Ona göre, İslami canlanmanın entelektüel boyutunun sağlıklı bir ortamda gelişmesi için Müslüman Kardeşlerin demokrasi ve insan haklarını savunan geniş bir koalisyonla değiştirilmesi gerekmektedir.”(s.193)

Osman makalesinde, kadın-erkek eşitliğini savunur.Bazı Müslüman  kadınların  evde olmayı tercih etmesinin Kuran ve sünnette açık bir dayanağı olmadığını belirtir. Bu konudaki tartışmanın artık teolojiden insan akına kaydırılması gerektiğini ifade eder ve şöyle der: “Toplumda kadın ve erkek bir bütün olarak,kamuya yönelik kolektif yükümlülüklerini yerine getirmede eşittir ve ortak olarak sorumludur.(Tevbe:71)Kadın oy verme,milletvekili,bakan,yargıç ve hatta asker olma hakkına sahiptir.(s.81) Aynı eşitlik bir Müslüman ülkede gayri Müslimler için de geçerlidir.Mutlak iktidara sahip devlet başkanı dışında ‘yetkili’ her göreve gelebilirler.(s.86). Başka bir düşünür Moritanyalı Şankıti’ye göre ise, Müslüman bir ülkede devlet başkanı bile olabilirler.Çünkü der Şankıti, devlet başkanları hukukla, kurallarla bağlanmış,keyfilik en aza indirilmiştir.Onun için devlet başkanı dinine göre değil, kanunlara göre karar verecektir. Önemli olan adil olmasıdır.

Fethi Osman darü’l -harp kavramına karşı çıkar.Müslüman coğrafyacı ve gezginlerin çalışmalarında ‘Müslüman toprakları’ kavramını kullandıklarını ama darü’l-harp kavramını kullanmadıklarını,Müslümanlara ait olmayan toprakları bir savaş ve mücadele mekanı olarak görmediklerini belirtir.Müslüman olsun olmasın toplumun bütününü otoriter rejimlere ve yukarıdan dayatılan  düzenlemelere  karşı çıkmaya  çağırır.(s.90-91)

Fehmi Hüveydi, “Müslüman Toplumlardaki Gayri Müslimlerin durumunu incelediği makalesinde; zimmi kavramını masaya yatırır.Fıkıhçılar tarafından formüle edilse de Kuran ve sünnet kaynaklı olmadığını,Peygamberden birkaç on yıl sonra formüle edildiğini belirtir.Cizyeyi ise Kuran ve sünnete göre, gayri Müslimlerin korunmasının bedel ve güvencesi olarak değerlendirir. Günümüzde  gayri Müslimler de askerlik yaptığına göre, zimmi kavramının artık tarihin derinliklerinde kalmış olması gerektiğini söyler.(s.132-133)

Münir Şefik, Müslüman dünyada ve Batı’da azınlıkların durumunu incelediği makalesinde, bir toplumda farklı ve azınlık olmanın ayrışmaya neden olmamasını Hindistan-Pakistan ayrışması üzerinden anlatır; “Müslümanlar aşağıdaki her iki durumda kaybedeceklerini bilmelidir:1-Kendi ülkelerinin bölünmesi,2-Bir Müslüman azınlığın gayri Müslim bir ülkeden ayrılma çabası.Bu yüzden,Müslümanlar bugünkü uluslararası durumda güç dengesini gerçekten geliştirebilirlerse,ayrılma Müslümanların asla kabul etmemesi gereken bir slogandır.(s.148) Şefik, Müslüman bir azınlığın etnik,dilsel nedenlerle Müslüman bir çoğunluktan kopmasını uygun bulmadığı gibi, gayri Müslim bir devlet ve topluluktan ayrılmasını da doğru bulmaz.

Faslı Gannuşi makalesinde,din ve dini kurumların yöneticilerin elinde birer araç haline geldiğini, yöneticilerin kendi amaçları için kullandıklarını anlatır.(s.161) Gannuşi’ye göre, İslami hareket ve liderlerinin öncelikli görevi, Allah’ın ismini yaymak,bu konuda herhangi bir partiyi tecrit etmeden ya da taraftarı olmadan halka öğüt vermektir.(s.165)Gannuşi siyasette koltuk kapmak yerine toplumu dönüştürmeyi önceleyen bu tavrını Arap baharından sonra da sürdürmüş, uzlaşmacı bir çizgi izleyerek Fas’ta demokrasinin önünü açmıştır.

Kitapta modernizmle birlikte gündeme gelen daha birçok konu başlığı var. Yazarların çoğu, modernizmi,  bir proje veya mühendislik değil, sosyal, ekonomik ve siyasal şartların hazırladığı bir durum, tarihin tekerleğinin insanlığı getirdiği geçici bir durak olarak görüyor. Bana göre de onun Batı’nın bir kurgusu değil, hayatın bir kurgusu ve insanlığın bir aşaması olduğudur. Doğru olan,   ne toptan ret, ne toptan kabuldür. Toptan ret, günün gerçekliğinden kaçış, toptan kabul ise Batı’nın beynini Doğu’ya aktarmak, bir nevi beyin nakli yapmaktır. Oysa kabulün sınırlarını modernizme muhatap kültürler çizecektir. Yani  her kültür kendi modernizmini doğuracaktır. Tek bir modernizm yoktur.Fethi Osman’ın son derece yerinde ifadesiyle: “Hiç kimse dinini kültürden boşandırılmış bir alanda icra etmez.Sahip olduğumuz dini,belirli bir kültürün içinde uygular, yaşar ve ilkelerini şekillendiririz.Kültürden kaçınılamaz.Aksi takdirde kimliğiniz ile ilgili sorunlar çıkar.Evrensel Müslümanlık güzel bir şey olabilir,fakat hala bir ütopyadır.(s.224) Gerçek dünyada karşılığı yoktur.

Modernizmin İslam dünyasındaki yansımaları ve bu konu hakkındaki tartışmaları merak edenler için okunması gereken bir kitap.

Yorumlar

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Tema Tasarım | Osgaka.com